Depresyon, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kelime. Kimi için biraz keyifsizlik, kimi için geçici bir hüzün… Oysa aslında insanın ruhuna sessizce çöken, görünmez ama ağır bir yük. Kalabalıkların ortasında bile insanı yapayalnız hissettiren o derin boşluk.
Bir söz duymuştum: “Yaşamak istemiyorum ama ölmek için de çok yorgunum.” Depresyonu en yalın hâliyle anlatan cümlelerden biri bu. Çünkü o hâlde insan, ne yaşamaya güç bulur, ne de vazgeçmeye cesaret eder. Nefes alır ama yaşayamaz; susar
ama içinde fırtınal ar kopar.
Ben de çıkacak olan kitabım Kırılma Noktası’nda bu hâli şöyle tarif etmiştim: “Tozlanmış bir kilim gibi serildi geceye, motifleri tenine işlemişti yorgunluğundan.”
Depresyon, gerçekten de altımıza serilmiş eski bir kilim gibidir. Ne kadar kalkmak istesen de ayaklarına yapışır, seni içine çeker. Üzerinde ne kadar uzun süre durursan, desenleri yüzüne o kadar çok çıkar. İzleri derinleşir, sanki tenine işlemiş gibi görünür. Ama unutmamak gerekir: O izler kalıcı değildir. Geçer. Bazen hemen, bazen zamanla… Yeter ki o kilimden kalkmaya cesaret edelim. Çünkü her ayağa kalkış, silinmeyen izlere
rağmen, yeniden başlamanın bir işaretidir.
Depresyonu sadece “üzgün olmak” sanmak yanlıştır. Uykunun bozulması, ilginin kaybolması, sevilen şeylerden bile keyif alamamak… Hepsi bu tablonun parçalarıdır. En acısıysa insanın, hislerini anlatmak istediğinde anlaşılmamasıdır.
Yine de bütün bu ağırlığın içinde küçük bir umut hep vardır. Bazen sessizce yanında duran bir dost, bazen hiç beklemediğin bir söz, bazen de insanın içinden yükselen minicik bir direnç… İşte o an, karanlığın en derininde bile ışığın varlığını hatırlarsın.
Depresyonu yaşayan kişiyi suçlamak değil, yanında durmak gerekir. Çünkü bu sessiz savaşta yalnız olmadığını bilmek, bazen en büyük ilaçtır. Ve unutmayalım: Depresyon insanı yere serebilir ama sonsuza kadar orada tutmaz. Kalktığında izi kalabilir; motifler hâlâ teninde dolaşabilir. Ama izlerin gölgesinde bile yürüyebilmek, insanın en büyük direnişidir.