Hazır giyim sektörünün ve seri üretimin süreç içerisinde gelişmesiyle, terzilik mesleği artık eskisi gibi sıfırdan kıyafet dikilen bir zanaat olmaktan çıktı. Daha çok onarım ve tadilat işlerine dönüşen bir meslek kolu oldu. Belki çok az sayıda da olsa mesleğini icra etmeye çalışan terziler mutlaka vardır. Zaman içinde değişen terzilik anlayışıyla, el emeği göz nuru provalı özel dikim, artık yerini hazır giyime bıraktı...
Geçmişte, Akşehir'in isim yapmış terzilerinden biri de dayım Ekrem Özerdem'di. Namı diğer Terzi Ekrem...
Terzi Ekrem, tüccar makastar bir terziydi. Yani, kumaş ticareti, kesimi ve dikiş işini bir arada yürüten terzilerdendi. İstanbul' a gittiği zamanlarda işiyle ilgili top top takım elbiselik kumaş alıp Akşehir'e getirir, ticaretini yapmak üzere getirdiği kaliteli kumaşları dükkanındaki raflarda sergilerdi. Kumaşı beğenip elbise diktirmek isteyenin bire bir ölçülerini aldıktan sonra kumaş üzerinde kalıbına ve drobuna uygun çizimini yaparak kesimini bizzat kendi yapar, kalan kısmı da kalfasına bırakırdı. Elbise bitinceye kadar tüm provaları asla ihmal etmezdi.
İlk terzi dükkanı Ulu Camii Caddesinde Foto Saray'ın tam karşısındaydı. Daha sonra Yoğurt Pazarından heykele inen ilk sokakta, Meyhaneci Osman'ın evinin alt katındaki dükkana taşınmıştı. Buradaki terzihanenin hemen karşısında; küçük bir tuhafiyeci, onun yanında da Radyocu Ali'nin dükkanı, tuhafiyecinin hemen üst katında ise Anıt Meydanı'na da cephesi olan daha büyükçe bir işyerinde; Dişçi Nihat'ın muayenehanesi vardı. Terzi Ekrem, daha sonra buradan taşınıp Belediye Parkının Kız Sanat Okuluna giden üst tarafında, parkın tam karşısında ki sıralı dükkanlardan birinde mesleğini sürdürdü. Sonrasında ise Kızılay Aşevi'ne giden Nasreddin Mahallesi İmaret Sokak No:38'deki evinin yanıbaşında ki dükkanında terziliğe devam etti...
Terzilik mesleğinin yanında, 1968'den 1990' lara kadar, beş dönem üst üste Nasreddin Mahallesi Muhtarlığı görevini, tüm yerel seçimleri açık ara kazanarak, yerine getirdi. Nasreddin Mahallesi'nin çok sevilen, sayılan muhtarıydı. Terzi atölyesi aynı zamanda muhtar çalışma ofisi gibiydi. Onu dükkanda bulamayan gece gündüz evinin kapısını çalar, Terzi Ekrem'de hangi saatte olursa olsun kimseyi geri çevirmezdi. İşlerini de para almadan yapardı. Çoğu mahalle sakininin ne sıkıntısı varsa yakından bilir, elinden geldiğince herkese yardımcı olmaya çalışırdı...
Bir dönem terzi esnafının sorunlarıyla yakından ilgilendi. 1980'li yıllarda Akşehir Terziler Esnaf ve Sanatkarlar Odası'nda başkanlık, yönetim kurulu üyeliği ve genel sekreterlik yaptı.
Konya Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği'nde Akşehir'i delege olarak temsil etti, denetçilik yaptı. Kendini mali işlerde de geliştirmişti. Muhasebeden iyi anlıyordu. Oda yöneticileri onun bu yanını bildikleri için denetçi olmasını özellikle istemişlerdi....
Okuyup araştıran bilge bir insandı. Çevresinde onu seven her meslekten; özellikle öğretmen, eczacı ve doktor arkadaşlarından oluşan çok özel bir dost grubu vardı. Doktor Mahir Dilek ile ayrılmaz ikili gibiydiler. Hep bir araya gelip muhtelif konularda sohbeti ve meşk etmeyi çok severlerdi... Bir dönem eczacılığa da merak saldı, bir sürü kitap temin edip okudu. Pek çok eczacı arkadaşı da vardı. Merak ettiği konularda onlardan çok şey öğrendi. Bu arkadaşlarından biri de Çetinel Eczanesinin sahibi, yakın dostu Eczacı Refik Çetinel'di...
Terzi Ekrem'in en önemli özelliği; on parmağında on marifet olmasıydı. Asıl mesleği terziliğin yanında farklı ilgi alanları ve hobileri de vardı. Örneğin, elektrik devreleri ve elektroniğe çok meraklıydı.
Siyah beyaz televizyonların piyasaya yeni çıktığı 1970'li yıllarda Ankara'da ESEM (ESEM TV Tamir Kursu Sistemi) adlı bir firma tarafından verilen televizyon tamir kursuna ilgi göstermiş ve bu kursa kaydını yaptırmıştı. Kursu başarıyla tamamlayıp sertifikasını aldıktan sonraki evrede, evine aldığı Alman malı Saba marka televizyonu arızalandığında kendisi anında tamir edivermişti...
Sevip saydığım bir insandı dayım. Bir o kadar da çekinirdim kendisinden. Uzaktan bakıldığında neşeli ve babacan bir yanı olduğu görülse de, yeri geldiğinde asabi ve sert davrandığı da olurdu. Lakin neşeli olduğu anlarda da bize yapmadığını bırakmazdı. Ergenlik dönemimizde bizlere her konuda rehber olmuş, yol göstermiştir. Koyu bir Beşiktaş taraftarıydı da. O zamanlar radyo günleriydi. Maçları hep radyodan dinlerdik. Spikerin maç anlatırken dile getirdiği plonjon, şandel, rövaşata, gibi çoğu Fransızca kökenli futbol teriminin ne manaya geldiğini çocuk aklımızla bilemediğimizden gider ona sorardık...
Bana göre dayımın, Yazar Bedii Faik Akın'ın bir çocuğun gözüyle dayısını anlattığı "Yalancı "adlı kitabındaki roman kahramanından hiç bir farkı yoktu. Yazarın, TRT'de diziye de çekilen, bu romanında, küçük Faik'in gözünden, onun yaşamında derin ve unutulmaz izler bırakan dayısı Ali'nin öyküsü anlatılır. Romanın Küçük kahramanı Faik, dayısı sayesinde hayata gülümseyerek bakmayı ve insanları sevmeyi öğrenir...
Dayım iş icabı arada bir top kumaş almaya, biraz da hava değişimi olsun diye, İstanbul'a giderdi. Posta trenine geceden biner, ertesi gün de soluğu İstanbul'da alırdı. Eee ne de olsa gençliği Tüccar Makastar Terzi Selami Amca'sının Boğaz'a bakan Arnavutköy'deki evi ile Sirkeci'deki meşhur atölyesi arasında mekik dokuyarak geçmişti.
İstanbul'u ondan sormalıydı herkes. Eski zamanların İstanbul'unu, Beyoğlu'nu...
Yıllar sonra Akşehir'de terzilik mesleğini icra etmeye başladığında da Selami Amcası'nın yaptığı terzilik işini birebir örnek alacaktı...
Amcası Tüccar Makastar Terzi Selami, Soyadı Kanunu çıktığında o yıllar İstanbul' a yerleşip kendine yepyeni bir hayat kurduğu için bundan esinlenip "Kur" soyadını almayı uygun görmüştü Akşehir'de yaşayan çok sevdiği abisi Halil Recai ise "Özerdem" soyadını tercih etmişti. Sülale oldukça genişti; bir kısmı farklı bir yaklaşımla "Büyükerdem" soyadını, başka bir kolu da "Erdem" soyadını almıştı. O dönem, soyadı alımı konusunda geniş aile kolları farklı tercihler yapabiliyordu. İki kardeş birbirlerinin farklı soyadı tercihine anlayış göstermişlerdi.
Selami Kur ve çok sevdiği ağabeyi Halil Recai Özerdem birbirlerini sık aralıklarla ziyaret ediyor görüşmelerini sürdürüyorlardı. Selami Kur, yeğenlerinin geleceğiyle ilgili üzerine düşen görev her neyse, bu görevi yerine getirmeye çalışmaktan büyük bir haz duyuyordu...
Selami Kur, 1950'li yılların İstanbul'unda önemli bir tüccar makastar terziydi. Dönemin Batı esintili erkek giyim moda anlayışına uygun tarzdaki dikişiyle, giyimine özen gösteren varlıklı elit tüccar ile üst düzey bürokrat ve diplomat kesimin benimsediği, İstanbul'un en çok tercih edilen terzilerinden biri haline gelmişti. Usta bir terzi eliyle giydirilmenin hazzını duyumsamak isteyenler hep onu tercih ediyordu. Cumhuriyet'le birlikte Türkiye'de gelişen modern giyim tarzına katkısından dolayı ilgili meslek örgütlerince başarılı görülerek türlü ödüllere layık görülmüştü. Sirkeci'de Büyük Postane'nin karşı çaprazında, caddeye bakan tarihi binada ki dükkanının alt kat giriş bölümünde; kumaş satışı, üst kattaki atölyesinde ise kesim, prova ve dikiş işleri yapılırdı. Atölyede çok sayıda kalfa da çalışırdı. İşte Terzi Ekrem mesleği burada, amcasının yanında, böylesi bir ortamda öğrenmişti. Onunla birlikte aynı anda halasının oğlu Hacı Ahmet'te aynı iş ortamında çıraklık yapmış aynı meslek dalına birlikte yönelmişlerdi.
Terzi Ekrem bu sebeple İstanbul'u avucunun içi gibi iyi bilirdi.. Bir Akşehir sevdalısı olmasının yanı sıra iyi bir İstanbul aşığıydı da...
Maksim gazinolarında, dönemin Güven Sigorta Müfettişi ağabeyi Halis Özerdem ile bir araya gelip az mı Müzeyyen Senar'ı, Hamiyet Yüceses'i dinlemişlerdi...
Sonuçta, tilkinin dönüp dolaşacağı yer misali, mesleği iyice öğrendikten sonra terzilik mesleğini icra etmek üzere, amcasının yanında kalmasına dair teklifte bulunmasına rağmen, tercihini Akşehir'de kalmaktan yana kullanmış, doğduğu şehre geri dönmüştü. Halası oğlu Hacı Ahmet Togal ise İstanbul'da kalmış mesleği ve yaşamını müstakil olarak kendi açtığı terzihanesinde sürdürmeye başlamıştı. Koşullar her ikisi için böyle gerektirmişti...
Sosyal yaşam içerisinde, her meslek grubundan kişilerle yakın dostluklar içerisinde bulunan Terzi Ekrem, akşamları dost meclislerinde kurulan sofraların da aranan yüzüydü. İşte o anlarda illa ki keyfi yerinde olur, çevresine gülücükler saçarak kendisinden beklenen şarkıları söylerdi.
Türk sanat müziği ses sanatçısı, koro şefi ve bestekâr Metin Everest şefliğinde Akşehir Belediyesi Türk Sanat Musikisi Korosu'nun kurulmasında katkısı olmuştu. Daha sonra bu koroda kızı Nurten'le birlikte yer almış, konserlerde şarkılar söylemişlerdi...
Her bayram günü aile ziyaretlerinde bir araya geldiğimizde, sofrada bir arada şarkılar söyleyip fasıl geçtiğimiz o günleri unutmak ne mümkün...
Ne zaman radyoda ya da TV'de; Mısırlı İbrahim Efendi'nin kürdili hicazkar bestesi "Şen gözlerine neşe veren bir çiçek olsam" şarkısını duysam hep aklıma dayım, Terzi Ekrem gelir; hem biraz hüzünlenir hem de o günleri yad ederim... Dayımın sesi çok güzeldi ve bu şarkı adeta onunla özdeşleşmişti. Pek çok klasik Türk müziğinin ağır aksak şarkılarını da makamına ve usulüne uygun bir şekilde okurdu...
Terzi Ekrem, mütevazı, kalender bir insandı. Aynı zamanda iyi bir hayvan severdi. Evinde beslediği kedileri hiç eksik olmaz, biraz da esprisine bahçedeki çok sevdiği keçisini evin oturma odasına kadar çıkarır, yengemin ve rahmetli anneannemin yüksek perdeden azarlarını işitinceye kadar muzip bir çocuk edasıyla, olmayacak şakalarıyla ortalığı kırıp geçerdi.
Anneme, rahmetli dayım, namı diğer Terzi Ekrem nasıl biriydi? Diye sorduğumda. Bana verdiği cevap ilginçti: "Çok zeki bir insandı, çocukken çok yaramazdı, derslerine çalışacak zaman bulamazdı, afacanlığı onun için ilerleyen dönemde eğitim yaşamında bir engel teşkil etti, değilse bu zekasıyla çok daha iyi yerlere de gelebilirdi. Özgür ruhlu, kabına sığmayan bir fırtına gibiydi" demişti...
1980'lerde üniversitede okuduğum dönemde; İzmir Basmane'de, sırtında kamburu olduğu için "Kambur Felek" namıyla anılan bir kişiyle tanışmış, bir lokantada aynı masayı paylaşarak sohbet etmiştik. Bana nerelisin? Diye sormasına karşılık, Akşehir'liyim dediğimde, anında Terzi Ekrem'i tanır mısın? Diye sormuştu. Ben de dayım olur kendisi, demiştim.
Kısa süren sohbetimiz daha da içtenleşmiş ve birden koyulaşmıştı. Geçmişte bir dönem Akşehir'deki eğlence mekanlarında çalışmış akabinde önce Adana'ya gitmiş daha sonrada İzmir'e yolu düşmüştü...
Kambur Felek, Terzi Ekrem hakkında bana şunları anlatıvermişti; "Kambur olduğum için o güne kadar bana kimse güzel bir takım elbise dikememişti. Kendi aramızda; dikersin dikemezsin, diye biraz iddialaşmanın neticesinde, Terzi Ekrem bana; "sana öyle bir takım elbise dikeceğim ki kambur olduğunu kimse anlamayacak" demişti. Gerçekten de bana diktiği takım elbise bugüne kadar üzerime uyan en güzel elbiseydi" demez mi?
Terzi Ekrem, anlatıldığı üzere, özendiğinde ustalığını konuşturur, birbirinden güzel takım elbiseler dikerdi. Ağırlıklı olarak erkek giyimi üzerine mesleğini icra etse de, bazen de hatırı sayılı aile dostu hanım müşterilerine övgülere değer manto vb kıyafetler diktiği de olurdu...
Eskiden dini bayramlar yaklaştığında terzilerin işleri daha bir yoğunluk kazanırdı. Dayım da böylesi bayramlar için bana pek çok takım elbise dikmiştir. Diktiği takım elbiseleri de inanın hep severek giymişimdir...
Bu dünyadan, "Şen gözlerimize neşe saçan" bir Terzi Ekrem gelip geçiverdi. Eskilerin tabiriyle; "nevi şahsına münhasır" bir insandı. Bu kısacık ömrüne çok şey sığdırdı ve dolu dolu yaşadıktan sonra, gün oldu; sanki "bana müsade" dercesine 58 yaşında aramızdan sessizce ayrılıp gidiverdi. O, O'nu çok seven babamın, ona takıldığı anlarda söylediği; "akıllı bıdığıydı". Yapısı minyon olsa da; O, gönlümün küçük bir dev adamıydı. Herkesin kalbinde de ayrı bir taht kurmayı başarabilmiş sıra dışı özelliklere sahip nadir bir insandı.
Terzi Ekrem, anılarımızda yaşattığımız, hiç unutmadığımız çok yönlü güzel insanlardan biri olarak gönlümüzde yer etti. Ardında bıraktığı tebessüm, içtenliği ve hoş sohbeti ve kulaklarımızı okşayan güzel sesiyle, yıllar geçse de hafızalarımızdan hiç silinmedi.
Onu sevgiyle, özlemle ve rahmetle anıyoruz...





