Aradan yıllar geçti. Çocukluğu geride kaldı, yüzüne çizgiler yerleşti, saçlarına ak düştü. Akşehir değişti, istasyonun çevresindeki evler yenilendi, yollar değişti. Fakat ne zaman bir tren düdüğü duysa, içinde bir yerlerde o gün yeniden başlardı. Kalabalığın uğultusu, askerlerin ayak sesleri, atların solukları birbirine karışır; yılların arasından bir adam çıkar, küçük bir çocuğun karşısında eğilirdi. O çocuk kendisiydi.

Seyfi'nin çocukluğu savaşın gölgesinde geçmişti. Babası Jandarma Halil Çavuş'tu. Üniformasıyla evden çıktığında arkasından uzun uzun bakar, akşam dönmesini beklerdi. Babasının yüzündeki yorgunluğu anlayamazdı ama eve her gelişinde taşıdığı ağır havayı hissederdi. Akşehir o yıllarda askerlerle doluydu. Garp Cephesi'nin karargâhı şehirdeydi. Evlerde subaylar ağırlanıyor, sofralar bölüşülüyor, kadınlar geceleri askerler için çalışıyordu.

Bir gece Seyfi, annesinin elindeki yüne bakıp ne ördüğünü sordu.

“Asker için çorap,” dedi annesi.

Seyfi şaşırdı. Ona göre askerler güçlüydü; üşümez, yorulmazlardı. O gece ilk kez savaşın başka bir yüzünü gördü. Cephede tüfek tutan askerin ayağı da üşüyordu. Onun üşümemesi için bir Anadolu kadını gecenin sessizliğinde ilmek ilmek çorap örüyordu.

Savaş, Seyfi'nin zihninde böyle yer etmeye başladı. Evlerde eksilen sandalyelerle, geceleri duyulan uzak top sesleriyle, büyüklerin alçak sesle konuşmalarıyla... Birilerinin oğlu cephedeydi, birilerinin kardeşi, birilerinin kocası.

Mustafa Kemal'in adı da o günlerde her yerdeydi. Seyfi onu önce sınıfta asılı resminden tanımıştı. Çocuk aklıyla onun büyüklüğünü anlayamıyordu; yalnızca herkesin saygıyla söz ettiği bir adam olduğunu biliyordu.

Bir gün amcası ona bir şiir verdi.

“Bunu ezberle. Gazi Paşa geldiğinde sen okuyacaksın.”

Seyfi o günden sonra şiiri dilinden düşürmedi. Evde okudu, sokakta okudu, yürürken kendi kendine tekrarladı. Sonunda beklenen gün geldi.

Akşehir İstasyonu insanlarla doluydu. Kadınlar çocuklarını yanlarına almış, yaşlılar biraz geride durmuş, askerler ve subaylar çevrede yerlerini almıştı. Kalabalık sanki birazdan olacakları beklerken nefesini tutmuştu.

Derken bir hareketlenme oldu.

Mustafa Kemal görünmüştü.

Seyfi'nin kalbi hızlandı. Sınıfta duvarda gördüğü yüz şimdi birkaç adım ötesindeydi. Amcası ona işaret edince Seyfi öne çıktı ve şiiri okumaya başladı. Sesi ilk anda titredi; sonra kendini toparladı. Şiir bittiğinde Mustafa Kemal ona doğru yürüdü ve karşısında çömeldi.

“Adın ne senin?”

“Seyfi.”

“Ne olacaksın?”

Seyfi hiç düşünmeden cevap verdi:

“Gazi Paşa gibi asker olacağım.”

Mustafa Kemal gülümsedi.

“Gazi Paşa'yı tanıyor musun?”

“Tanıyorum.”

“Nasıl tanıyorsun?”

“Bizim sınıfta resmi var.”

Bu cevap Mustafa Kemal'i güldürdü. Sonra elini uzatıp çocuğun yanağından bir makas aldı. Elini bir an Seyfi'nin yüzünde tuttu ve yanağını okşadı.

Seyfi yalnızca sıcaklığı hissetti. O elin, yıllar sonra bile unutmayacağı bir hatıraya dönüşeceğini bilmiyordu.

Aradan çok geçmeden Mustafa Kemal'in Akşehir'den ayrılacağı gün geldi. 24 Ağustos sabahı şehir yine istasyona ve yolların kenarlarına dolmuştu. Seyfi bu kez Gazi'yi göreceği için değil, onun gideceğini bildiği için hüzünlüydü.

Mustafa Kemal Akşehirlilere baktı. Bir yıldan uzun zamandır şehir askerini bağrına basmış, evlerini ve sofralarını açmıştı. Sonra kalabalığa seslendi:

“Bir yıl benim askerime burada baktınız. Askerimi beslediniz. Bunun karşılığını size zaferle ödeyeceğim.”

Seyfi'nin aklında yalnızca bir kelime kaldı: Zafer.

Mustafa Kemal atına bindi. Seyfi onu gözden kaybetmemeye çalıştı. Atın ayak sesleri uzaklaşırken Paşa bir ara başını çevirip şehre baktı. Seyfi elini yanağına götürdü. O sıcaklığı yeniden hissetti.

Sonra Mustafa Kemal gözden kayboldu.

İki gün sonra Kocatepe'den top sesleri yükseldi. Akşehir'de herkes cepheden gelecek haberleri beklemeye başladı. Afyon'un kurtuluşu, ordunun ilerleyişi ve sonunda İzmir'in kurtuluşu haberi geldiğinde şehirde büyük bir sevinç yaşandı. İnsanlar birbirlerine sarıldı, kadınlar ağladı, erkekler dualar etti.

Seyfi'nin zihninde savaşın anlamı da yavaş yavaş yerli yerine oturuyordu. Savaş, annesinin ördüğü çoraptı; babasının eve geç dönüşü, evlerde eksilen sandalyeler, bir kadının oğlunun ardından ettiği duaydı. Zafer ise bütün bunların sonunda gelen gözyaşıydı.

Seyfi büyüdü. Çocukken kurduğu askerlik hayali gerçekleşmedi. Askerî liseyi kazanmıştı; fakat annesini rüyasında ağlarken görünce okuldan kaçıp Saray köyüne gitti. Döndüğünde ağır bir cezaya uğradı ve okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Fakat asker olamamak, o istasyondaki günü hafızasından silemedi.

Yıllar boyunca ne zaman Mustafa Kemal'in adı geçse eli farkında olmadan yanağına giderdi. Orada artık kimsenin göremediği bir hatıra vardı: Bir elin sıcaklığı.

Seyfi'yle yıllar sonra karşılaştığımda yüzü yaşlıydı. Fakat Mustafa Kemal'i anlatmaya başlayınca yüzündeki yıllar siliniyor, karşıma yeniden istasyonda şiir okuyan çocuk çıkıyordu. O günü anlatırken birden sustu. Eli yavaşça yanağına gitti.

“Buraya dokundu,” dedi.

Sonra gülümsedi.

“Ben o eli hiç unutmadım.”

Söyleyecek bir şey bulamadım. Çünkü bazı hatıraların üzerine başka sözler koymak, onları küçültür. Seyfi'nin anlattığı o küçücük karşılaşmanın içinde koskoca bir zaman saklıydı. Bir çocuğun saf dünyası, bir şehrin bekleyişi ve tarihin ağır adımları aynı noktada buluşmuştu.

Seyfi'den ayrıldıktan sonra akşamüstü istasyona gittim. Rayların yanında durup sessizliği dinledim. Uzaklardan gelen tren düdüğü beni yılların ötesine götürdü. Bir an için istasyon yeniden kalabalıklaştı. İnsanların arasından küçük bir çocuk çıktı. Elinde şiir vardı. Heyecanlıydı. Mustafa Kemal karşısında duruyordu.

“Adın ne senin?”

“Seyfi.”

“Ne olacaksın?”

“Gazi Paşa gibi asker olacağım.”

Sonra Mustafa Kemal eğildi ve elini çocuğun yanağına koydu.

Tren düdüğü duyuldu.

Görüntü dağıldı.

Akşamın son ışıkları rayların üzerine vuruyordu. Elim istemsizce yanağıma gitti. Bir an için o sıcaklığı ben de hisseder gibi oldum.

O zaman düşündüm: Bir milletin tarihi yalnızca meydanlarda yazılmazdı. Bazen bir annenin gecenin bir yarısında ördüğü çorapta, bazen cepheye giden bir askerin ardında bıraktığı sessizlikte, bazen de bir çocuğun yanağına bırakılan sıcak bir elde yazılırdı.

Tren yeniden düdük çaldı.

Seyfi'nin sözünü düşündüm:

“Ben o eli hiç unutmadım.”

Yıllar geçer, insanlar ölür, şehirler değişir. Trenler başka vagonlarla başka istasyonlara gider. Fakat bazı dokunuşlar kalır.

Çünkü bazı eller yalnızca bir çocuğun yanağına dokunmaz.

Bazı eller bir milletin hafızasına dokunur.

Ve bazı hatıralar, bir insanın ömründen daha uzun yaşar.


Yazar Notu: Bu öykü, yazarın yıllar önce gerçekleştirdiği sözlü tarih çalışmaları sırasında dinleyip kayıt altına aldığı ve Millî Mücadele’de Akşehir ve Akşehirlilerin Millî Mücadele ve Atatürk ile İlgili Anıları adlı eserinde yer verdiği Seyfi Yüksel’in hatırasından hareketle, yine yazar tarafından öyküleştirilmiştir.