Bu kez yolum Nasreddin Hoca’nın diyarına düştü.

Çocukken güldüğüm hikâyelerini şimdi başka bir gözle hatırlıyorum. Meğer Hoca’nın anlattıkları yalnızca güldürmek için değil, insana başka türlü bakmayı öğretmek içinmiş.

Büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor insan.

Bazen yaşadığımız bir olaydan çok, o olaya nasıl baktığımız yoruyor bizi.

Aynı yağmur birine göre ıslak bir akşamdır, diğerine göre toprağın nefesidir.

Aynı kayıp, bir insan için son olabilir; başka biri için yeni bir başlangıcın eşiği…

Belki de kendimizi anlamaya başlamak, kendimize doğru soruları sormakla mümkün.

“Bana neden bunu yaptı?” yerine,

“Ben bu yaşadıklarımdan ne öğrendim?”

“Niçin böyle oldu?” yerine,

“Bu yaşananlar bana kendim hakkında ne gösterdi?”

Akşehir’in sokaklarında yürürken bunu düşündüm.

Belki hayat her zaman değiştirebileceğimiz olaylar sunmuyor bize.

Ama onlara hangi pencereden bakacağımız konusunda bize bir seçim bırakıyor.

Nasreddin Hoca’nın tebessümünde saklı olan hikmet de biraz burada değil mi?

Bazen kendimize dışarıdan bakabilmek…

Kendi yanılgımızı fark edebilmek…

Ve gerektiğinde kendimize bile gülümseyebilmek.

Belki de gerçek uyanış, hayatın değişmesiyle değil;

ona bakan gözün değişmesiyle başlıyor.

Ve ben bunu fark ettiğimde, içimde uzun zamandır cevabını aradığım başka bir soru doğuyor:

Peki ben, başkalarının hayatındaki yerimi ararken kendi hayatımın neresindeyim?