Batı dillerinden hayatımıza giren bu kelimenin kökenine indiğimizde karşımıza iki Eski Yunanca sözcük çıkar: "Gaster" (mide) ve "Nomos" (kanun, kural). Kelime anlamıyla gastronomi; "midenin kanunu" ya da "mide yönetimi" demektir.

Ancak dürüst olmak gerekirse; bu soğuk ve kuralcı tanımın içinde Anadolu insanının aradığı o derin duyguyu, samimiyeti ve bereketi bulmak zordur. Çünkü Anadolu toprağında mutfak, sadece midenin kanunlarıyla idare edilen bir mekân hiç olmamıştır. Anadolu'da mutfak; sadece yemek pişirilen bir yer değil, aşın komşuyla paylaşıldığı, kapının çalınıp "pişenden bir tabak" uzatıldığı, sofranın etrafında sohbetin avaza, avazın hikmete dönüştüğü bir ocaktır. Burada mesele sadece mideyi doyurmak değil; "haldaş" ve "sofradaş" olmaktır.

Bizim kültürümüzde yemeğin asıl adı "Aş"tır. Ve aş; asla tek başına tüketilen, sadece beden ikmalini sağlayan bir nesne değildir.

"Pişenden Komşuya Göndermek"

Anadolu kültürünün en zarif ve köklü direklerinden biri, aşını komşusuyla paylaşmaktır. Tenceremizde kaynayan çorbanın, fırından çıkan ekmeğin kokusu sokaklara yayılırken; o aşta komşunun da hakkı olduğunu bilen bir medeniyetin mirasçılarıyız. O bir tabak aş; komşuluk hukukudur, şifadır, hal hatır sormaktır, "biz buradayız ve birlikteyiz" demektir.

Aşını paylaşan insan, sofrasını da gönlünü de açar. O sofranın etrafında toplanıldığında ise ortaya çıkan şey sadece bir yemek düzeni değildir; Avazdır... Yani insanın insana sesi, kelamı, dertleşmesi ve hikmetli sohbetidir. Mide yiyecekle doyar; ruh ise ancak o sofrada paylaşılan haldaşlıkla, edilen hikmetli avazla ve tatlı kelamla doyar.

Komşuda Yükselen Lezzet Ahengi

2-3-4 Ekim 2026 tarihlerinde, komşumuz Afyonkarahisar’da düzenlenen Gastro Afyon Festivali’ndeyim. Bölgenin zengin mutfak mirasını uluslararası sahneye taşıyan bu organizasyonlar, lezzetlerimizin bir şehre nasıl kimlik kazandırdığını göstermesi açısından oldukça kıymetlidir.

Aynı lezzet coğrafyasını paylaştığımız komşumuzda yükselen bu hareket, gözlerimizi doğup büyüdüğümüz, kadim medeniyetlerin ve hikmetin kesişim noktası olan kendi evimize, Akşehir’imize çevirmemize vesile oluyor.

Uluslararası Bir Mirasın Gölgesinde; Hikmetli Akşehir Sofraları

Bizler Akşehirliyiz... Dünya mizah ve hikmet literatürünün zirvesi olan Uluslararası Nasreddin Hoca Şenliği ile dünyaya nam salmış, Nasreddin Hoca’nın nükte ve hikmetleriyle yoğrulmuş bir coğrafyanın evlatlarıyız. Akşehir sofraları, sadece fıkralardaki nüktelerle değil; komşulukla, paylaşmayla ve kendine özgü biçimlenmiş o muazzam mutfak kültürüyle de devasa bir hazinedir.

Anadolu mutfağında pek çok yemek ortak isimlerle pişebilir. Fakat Akşehir mutfağını derinlemesine incelediğinizde, bazı lezzetlerin tüm Anadolu ile akraba olduğunu görseniz de, pek çok yemeğin sadece bu topraklara, bu iklime ve Akşehir insanının paylaşımcı ruhuna özgü kılınan gizli "mimarisi" olduğunu fark edersiniz.

Bu kültürün ve edep ocağının kaynağına indiğimizde ise karşımıza kadim bir irfan mektebi çıkar. Mevlevi dergâhlarında mutfak, yani Matbah-ı Şerif, yalnızca tencerelerin kaynadığı bir yer değildir; dergâhın kalbidir, ruhani bir eğitim ve olgunlaşma merkezidir. Dervişliğe adım atan insan, semahaneden önce mutfağa girer; hamlığını orada bırakır, hizmetle, edeple ve sabırla pişer. Hz. Mevlânâ’nın "Hamdım, piştim, yandım" sözünün manevi tecelligâhı işte bu ocağın ateşidir.

Konya’mızın köklü ve kadim ilçesi Akşehir, bu irfanın ve sofra adabının tam merkezinde yer alır. Aynı manevi coğrafyanın ve aynı mutfak kültürünün nefesini taşıyan Akşehir sofraları, Matbah-ı Şerif’ten süzülen o edebi, bereketi ve insan yetiştiren hizmet anlayışını yüzyıllardır yaşatmaktadır.

Nasreddin Hoca’nın Sofrasındaki Nükte ve Hürmet

Bu derin sofra adabının Akşehir’deki en canlı ve tebessüm ettiren temsilcisi ise hiç şüphesiz Nasreddin Hoca’mızdır. Hoca’nın fıkralarına baktığınızda yemek; sadece fizyolojik bir doymak eylemi değil, cömertliğin, paylaşmanın ve hayat dersinin ana sahnesidir.

Nasreddin Hoca'nın "Vallahi Efendi, sen sofraya gelenlerin hesabını göredur. Ben biraz pilavla görüşüvereyim!" diyerek ön yargıları kırdığı o samimi duruşu, Akşehir mutfağının temel felsefesidir. Akşehir sofrasında yemeğe sadece gıda gözüyle bakılmaz; yemekle "görüşülür", onun arkasındaki emeğe, toprağa ve nimete hürmet edilir.

Tarifesi Bizde Saklı Bir Miras

Bir gün elindeki ciğeri çaylağa kaptıran Hoca’nın, kuşun arkasından kâğıdı sallayarak "Boşuna sevinme, tarifesi bende kaldı!" demesi gibi; Anadolu’nun pek çok yerinde pişirilen yemeklerin tarifleri bir yerlerde yazılı olabilir. Ancak o yemeğe ruhunu veren usul, Akşehir’in havası, suyu, tandırının ateşi, dergâh adabından gelen sabrı ve ustasının hüneridir. Asıl "tarife" bu topraklarda ve bu hafızada saklıdır.

“Paylaştıkça Tatlanır”

Akşehir’de Sultan Dağları'ndan süzülen serin bir ikindi rüzgârı ahşap evin pencerelerini tıkırdatırken, Hoca’nın evinde tatlı bir telaş vardı. Hatun, mermer tezgâhın üzerinde tül kadar ince açtığı baklava yufkalarını üst üste diziyor; tuzsuz, suyu tamamen alınmış bembeyaz taze peyniri yufkaların ortasına cömertçe yayıyordu.

Hoca, elinde tesbihiyle mutfağa girip fırına girmeye hazır tepsiyi görünce durdu. Şerbet tenceresinin de ocakta kaynadığını fark edince kaşlarını kaldırıp gülümsedi:

—Bana bak Hatun, dedi takılarak. Tepsideki görünüşe baksam börek dersin, ocaktaki tencereye baksam şerbet dersin... Sen yine fıkralarıma konu olacak kafa karıştırıcı bir işler peşindesin ama dur bakalım!

Hatun, yazmasının ucuyla alnını silip hafifçe gülümsedi:

—Efendi, Efendi! Bu ne sırf börektir, ne de bildiğin alelade bir tatlı... Bu, bizim Akşehir’in Peynir Baklavasıdır. Sabırla elle açılan hamurdur, tuzu alınmış, suyu süzülmüş pak peynirdir. Acele etme de bekle, fırının ateşiyle pişsin.

Ağır ağır fırınlanan tepsi mis gibi kokularla dışarı çıkarıldığında, Hatun ılık şerbeti kızgın tepsinin üzerine gezdirmeye başladı. Cızırdayan şerbetin sesiyle birlikte, yufkaların arasındaki o tuzsuz peynir eriyip hamurla bir bütün oldu.

Hoca, ılık şerbetle demlenen baklavadan ilk lokmayı ağzına aldığında gözleri parladı. Yüzündeki o nükteci tebessümle Hatun’a döndü:

—Bak sen şu hikmete Hatun!” dedi. “Şu peynirin suyunu süzüp tuzundan arındırman, tıpkı nefsin terbiyesi, niyetin o ilk günkü arılığı gibi... Dışarıdan bakana mütevazı bir börek gibi görünür, hiç gösterişi yoktur. Ama fırından çıkan o sıcak hamur ılık şerbetle buluştuğunda, içindeki saklı tatlı cevher ortaya çıkar. Tıpkı sıcak bir gönlün ılık bir muhabbetle buluşup tatlanması gibi... Aslında bizim insanımız da bu Peynir Baklavası gibidir; dışarıdan kendi halinde, gösterişsiz durur ama gönlüne girip sofrasına oturdun mu, içindeki o sıcak muhabbeti ve tadı görürsün.

Sonra fırın tepsisini kapıp kapıya doğru yöneldi. Hatun arkasından seslendi:

—Hocam, ne yapıyorsun? Tepsiyle nereye gidiyorsun?

Hoca eşiğe basıp arkasına döndü ve gülümsedi:

—Hatun; sıcak hamurla ılık şerbetin buluşması muhabbetin sembolüdür, yalnız yenmez! Biz bu lezzetin avazını aldık, hikmetini gördük. Şimdi gidip komşularla haldaş olalım, baklavayı paylaşalım. Zaten ne demişler; içinde saklı cevheri olan aş, paylaşıldıkça tatlanır!

Muhabbetimiz, aşımız ve avazımız daim olsun!