Bir yarım saat, bilemediniz bir saat içerisinde okullar, resmi daireler, sanayi, iş yerleri dolmuştur. Şehir, çarklarını döndürmeye başlar. Fakat saat dokuzdan sonra sokaklar aniden tenhalaşıverir. O büyük kalabalığın arkasında bıraktığı sessizlik, aslında başka bir gerçeğin habercisidir.

Sonra kahveler yavaş yavaş dolmaya başlar. Herkes bir yerlerde işe başlamış, çocuklar okullarında, öğretmenler çocuklarla ilk derse başlamıştır bile. Hayatın üretim bandında kendine yer bulabilenlerin telaşı sürerken, vitrin camlarının arkasında başka bir dünya kurulur.

Ya kahvehane müşterileri ya çay ocaklarının müşterileri... Nereye gitsinler! Bir boşluk, bir avarelik vardır onlarda. Ama bu avarelik keyiften değil, mecburiyettendir. Bir ümitsizlik oturur masanın baş köşesine. Bir işsizlik, bir gariplik... Günaydından sonra, “Çay oldu mu?” ve ardından gelen, “Bir çay ver!” ile başlayan sabahın ilk konuşmaları, aslında bir aidiyet arayışıdır. İnsan sesine, hayata karışma çabasıdır bu. O dumanı tüten bardaklarda sadece çay değil, bir ümitsizlik de demlenir sessizce.

Bir çay, iki çay derken... Sahi, çay bittikten sonra nereye gidersiniz? Vakit mi geçer sanki? Geçmez o uzun saatler. Ümitsizliğin o koyu karanlığında öylece kalakalırsınız. Küçük çay ocakları, dumanı tüten o ince belli bardaklar aslında birer sığınaktır ama yetmez. Zor geçen, bir türlü ilerlemeyen akreple yelkovanın arasında sıkışıp kalmalarıdır zamanın. Her saniye, insanın sırtına binen bir yük gibidir.

Cebinde olan son parayla en ucuzundan bir bardak çay içebilmek için en çok da o kuytu ocaklar tercih edilir. Nereye kadar? Kahvehanelere otursan, illa ki bir arkadaşın, dostun gelir. “Bir elli iki atalım, bir tavlaya ne dersin?” sözü gelmesi mutlaktır o masalara. İki arkadaş iki çay içsen, yanına da iki sinek gelse, hesabı ödeme sırası sana gelince omzuna çökecek o mahcubiyeti bilirsin. Yok yok, en iyisi çay ocağıdır.

Ya da o en ümitsiz zamanlarda, cebimizde artan son birkaç kuruşla kendimizi Saray Sineması’nın o loş salonuna dalarken buluruz. Vakit öldürmek, akreple yelkovandan kaçmak için sığınırız o karanlığa. Rastgele gireriz kapıdan; bu haftanın filmi bir Amerikan kovboy filmi... "Bu filmi de gördük yahu!" dersin içinden. Ekranda atlar, kovboylar, bol tabanca sesleri, bitmek bilmeyen kavgalar... Dikkat ettiniz mi hiç, onca kovboy ölür de bir tek at bile ölmez o filmlerde. Yok canım, insan perdedeki o sahte dövüşleri bile izlemek istemiyor aslında. Sinemaya gitmek de istemez canın, sıkar insanı o yabancı dünyalar.

Çünkü asıl film, sinemanın karanlığında hemen önündeki koltukta oynamaktadır. Önümde beyaz sakallı, altmış yaş üstü bir emekli oturuyor. Konuşmalarından, sesindeki o bükülmeden anlaşılıyor derdi; emekli aylıklarından, geçim sıkıntısından, her ay kapıya dayanan ev kirasından bahsediyor dertli dertli. Yanındaki de derin bir iç çekip başını sallıyor, "Evet," diyor, "hayat zor..."

İşte o an anlarsın; perdedeki kovboyların kurşunları sahtedir ama önündeki o iki emeklinin o loş salonda birbirini onaylayan kelimeleri, hayatın en çıplak, en gerçek tokatıdır. Sinemadan çıksan da çay ocağına dönsen de kaçamazsın. Çünkü bilirsin ki; parasızlık ve işsizlik, insan tenhalaştığı anda üzerine gelir. O perdedeki sahte hikayeler bittiğinde, sokaktaki o gerçek ve ağır yalnızlık bizi yeniden beklemektedir.