Paylaşımın ardından kelimenin tam anlamıyla bir yorum yağmuru başladı ve video çok kısa sürede iyi bir izlenme oranına ulaştı. Gelen mesajları tek tek okuyup cevaplarken, bir kez daha gördüm ki, bu mesele milletimizin bağrında gerçekten kanayan bir yara haline gelmiş. Çiftçilerimizin, küçük esnafımızın ve evine rızık götürmeye çalışan vatandaşlarımızın çektiği sıkıntılar, feryatlar o yorumlarda tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ben de bu haftaki köşemde, sosyal medyada başlattığımız o nitelikli tartışmayı bir adım ileriye taşımaya ve meselenin sadece vitrinini değil, mutfağındaki acı matematiği sahadan gelen çarpıcı gerçeklerle birlikte kaleme almaya karar verdim.
Soru çok basit ama cevabı bir o kadar çetrefilli: Tarlada 5 lira olan bir ürün, market rafına gelene kadar nasıl oluyor da 50 lira oluyor? Aradaki bu 10 katlık devasa fark kimin cebine giriyor?
Halk arasında genellikle ilk suçlu olarak nakliyeciler veya aradaki küçük esnaf hedef gösterilir. Elbette akaryakıt fiyatlarının ulaştığı nokta, otoyol ve köprü ücretleri, kasa, ambalaj ve işçilik maliyetleri azımsanacak gibi değil. Bir ürünün tarladan tezgaha gelene kadarki lojistik yükünü, hal rüsumunu, pazar yeri kirasını ve kaçınılmaz zayiat (fire) oranlarını görmezden gelemeyiz. Ancak işin matematiğine rasyonel bir gözle baktığımızda, en yüksek lojistik maliyetleri bile eklesek, 5 liralık bir malın sadece "yol masrafı" yüzünden 50 lira olamayacağını net bir şekilde görürüz. İşin içinde, görünenden çok daha büyük bir piyasa manipülasyonu ve tekelcilik oyunu dönüyor.
Nitekim takipçilerimden gelen o nitelikli yorumlar, sistemin arkasındaki kurnazlığı ve çaresizliği çok net ifşa ediyordu. Büyük zincir marketler, yasal denetimlerin ve kâr sınırı yasalarının etrafından dolanmak için kendi içlerinde paravan aracı taşeron firmalar kuruyorlar. Ürün market rafına gelmeden önce, kağıt üzerinde bu firmadan şu firmaya (yani aslında kendi havuzları içinde) dolaştırılıyor ve fiyatı suni olarak şişiriliyor. Sonuçta market, fahiş fiyata sattığı ürün için kağıt üzerinde "Ben sadece yasal sınırda kâr ettim" diyerek kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterebiliyor. Kâr yine aynı tekelci havuzda toplanıyor ama sistem dışarıdan yasal görünüyor!
İşin daha da acı olan tarafı ise tarımımızın içindeki kurumsal tıkanıklık ve plansızlık. Toprağın yükünü sırtlayan bir üreticimiz sayfada aynen şu feryadı dile getiriyordu: "Milyonlarca üyesi olan ziraat odaları her yıl milyarlarca lira aidat topluyor ama çiftçi güçlenemiyor. Bürokrasi ve aidat işlerinde en önde olan bu yapılar, çiftçinin hakkını korumakta maalesef yetersiz kalıyor."
Dahası, tüketici olarak bizler sadece vitrinde anlık olarak fiyatı fırlayan limona, bamyaya hücum edip tepki gösteriyoruz. Oysa daha 1-2 ay önce salatalık, patlıcan, biber, domates ve karpuz tarlada kalırken, alıcı bulamazken feryat eden çiftçinin sessiz çığlığını kimse duymuyor. Sırf alıcısı yok diye, emeğinin karşılığını alamadığı için tarladaki salatalığını, patlıcanını kökünden sökmek zorunda kalan üreticinin feryadı, bu plansız üretim düzeninin en somut ve en acı faturasıdır. Üretici kan ağlayıp tarlasını bozarken, tüketici de şehirde geçinemiyorsa, bu serbest piyasa değil ancak bir rant piyasasıdır.
Peki, bu fahiş fiyat uçurumunun önüne nasıl geçilir? Çözüm sadece market raflarında zabıta denetimi yapmakta mı?
Hayır, sadece etiket denetlemek bataklıktaki sivrisinekleri kovalamaktan farksızdır; bizim bataklığı kurutmamız şart. İlk olarak devletin; esnafın ve üreticinin sırtındaki nakliye, ambalaj ve akaryakıt gibi ağır girdi maliyetlerini doğrudan ve rasyonel desteklerle hafifletmesi gerekiyor. İkinci ve en hayati hamle ise yapısal bir reformdur: Gerçek anlamda örgütlü üretim ve kooperatifçilik.
Bugün ülkemizde milyonlarca kayıtlı üreticimiz var. Ancak çiftçimiz kendi içinde güçlü, şeffaf ve rasyonel çalışan birlikler kuramadığı, tek bir ses olamadığı için dev zincirlerin ve paravan aracıların karşısında pazarlık gücünü kaybediyor. Üreticilerimiz kağıt üstünde kalan odaların ötesine geçip, güçlü kooperatif çatıları altında birleşirse, kendi ürününün fiyatını piyasaya karşı kendisi belirler. Yerel yönetimlerin ve belediyelerin de bu kooperatiflerle iş birliği yaparak, tarladan doğrudan tüketiciye uzanan hızlı ve aracısız sevkiyat kanalları (tanzim ve üretici pazarları) kurması bu uydurma zinciri kökünden kıracaktır.
Mutfaktaki bu gizli soygunu durdurmanın yolu; yasanın arkasından dolanan paravan zincirleri sıkı takibe almaktan, ziraat odalarını gerçek işlevine kavuşturmaktan, çiftçiyi lojistik olarak desteklemekten ve üreticimizi tek bir yumruk gibi birleştirecek üretim planlamasından geçiyor diye düşünüyorum.
Üreticinin emeğinin korunduğu, tüketicinin ise cüzdanının ezilmediği rasyonel bir piyasa düzenine kavuşmak dileğiyle...
Bir sonraki yazımda tekrar görüşmek üzere,
Saygılarımla
Tolga Yuvalı
Sizden birisi





