Poliglot Eğitimci olarak ben; sadece çok dil bilen bir öğretmen değil, dillerin sunduğu farklı dünya görüşlerini, tarihsel derinlikleri ve kültürel kodları pedagojik bir vizyonla birleştirerek bütüncül bir öğrenme deneyimi tasarlayan bir "kültür tercümanıyım".
Yıllardır evrakların, sözleşmelerin, davaların ve yeminli ifadelerin arasında, sadece kelimeleri değil, o kelimelerin ardındaki kültürel kodları çevirerek; "Benim diğer insanlardan farkındalığım neden daha yüksek?" sorusunun cevabını aslında her gün yeniden inşa ediyorum.
Noam Chomsky’nin belirttiği gibi; insan, tüm dillerin ortak temel yapılarını doğuştan bilir. Ancak bu büyük yeteneğe rağmen, insan kendi ana dilinin Allah’ın lütfu olan o ilk sesin sınırları içerisinde dünyaya gözlerini açar. Atatürk, bu hakikati en derinden kavrayan liderlerden biriydi; dilin sadece bir iletişim aracı değil, bir ulusun zihinsel ve sosyal özgürlüğünün anahtarı olduğunu gördü. Kapitalizmin dünyayı "rekabetçi, sınavcı ve ezberci" bir kıskaca aldığı bir çağda, o, ulusunun sosyal varlığını "rakip" olarak değil, "Kubaşık Öğrenme" modeliyle geliştirmeyi hedefledi.
Kubaşık Öğrenme, sadece sınıfta yan yana oturmak değil; birbirinin zihinsel ve ruhsal inşasına katkıda bulunmaktır. Köy Enstitüleri, bu vizyonun yeryüzündeki en somut kanıtıydı; orada ne intihar vardı, ne yalnızlık, ne de kimsenin yok sayılması. Yetmiş yaşındaki Ayşe Teyze’nin bilgeliği ile genç mühendis İbrahim’in teknik bilgisinin aynı masada buluşması, bu modelin en saf halidir. Hiyerarşisizleşme, disiplinlerarasılık ve "düşene tekme atılmaz" düsturuyla örülmüş bu etik kalkan, grubun en zayıf halkasını bile sistemin merkezine taşır.
Dil, canlı bir varlık gibidir; doğar, büyür, gelişir. Edebiyatın tozlu rafları arasında gezinirken, iki kadim mimarın dünyayı inşa ediş biçimini gözlemledim: Biri İngilizce, diğeri Türkçe. İngilizce, "kazan ve yüksel" diyerek bireyleri yalnızlığa iterken; Türkçe, elindeki "kubaşık" tezgâhıyla en zayıfın bile en güçlüyle aynı sofrada oturduğu bir güven ağı kurdu. İnsanlar İngilizcenin soğuk labirentlerinde kaybolurken, Türkçenin "gönül dili" sıcaklığıyla birbirini yeniden buldu.
İşte o an anlaşıldı ki, evrensel dil İngilizce değil; merhametle ve kolektif üretimle işlenmiş Türkçedir. Türkçe, "kolay gelsin" derken emeği kutsayan tek dildir. Bizi biz yapan, büyüklere saygı duyan, küçüklerine derin bir sevgiyle ant içmiş, garibana yardım elini uzatan ancak zulmün karşısında binlerce yıllık askeri disiplinle set çeken o sarsılmaz düsturumuzdur.
Kutuplaşmaların ve nefretin gölgesinde, toplumun birbirine olan güvenini zedeleyen programlardan uzak durun lütfen.
Dil öğrenme ile ilgili Ludwig Wittgenstein’ın şu sözü, manifestomun ruhunu en güzel şekilde özetler: "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır."(Die Grenzen meiner Sprache bedeuten die Grenzen meiner Welt.) Wittgenstein’ın vurguladığı gibi; bildiğimiz dil dünyayı nasıl kurguluyorsa, yeni diller öğrenerek bu dünyanın sınırlarını genişletmek, zihnimizin içine yeni odalar açmak demektir. O odaları ise evrensel bir ahlak anlayışıyla donatın. Baruch Spinoza'nın dediği üzere: "İnsan, kendi içindeki iyiliği dış dünyada inşa edebildiği oranda özgürdür."(Homo, quantum in se est, bonum suum in mundo externo construit, tantum liber est.)
Sonuç olarak; bugün Çin veya Japonya gibi ülkelerin modern başarısının temelinde, aslında bizim özümüzde var olan bu "kolektif disiplin ve iş birliği" (kubaşık) yatar. Rekabet enerjiyi tüketirken, kubaşık öğrenme enerjiyi inovasyona ve sürdürülebilir bir medeniyete dönüştürür.
Bizler, büyüklerimizden aldığımız maddi ve manevi destekle küçüklerimize sevgi, cesaret, hoş görü aşılayan yok edilemeyecek bir medeniyetin temsilcileriyiz.
Dil bir dünya inşa etmektir; yeni bir dil, yeni bir tarih, yeni bir vizyon ve nihayetinde Türkçenin rehberliğinde bambaşka bir dünyadır.
Bir "Poliglot Eğitimci" ve "Yeniden Kurmaca Şairi" olarak görevim; sadece sözcükleri değil, zihinleri ve dünyayı ilmek ilmek dokumaktır. Dilin sınırlarını aşarken, o sınırların ardında bıraktığım her yeni oda; insanlığın merhametle, akılla ve "kubaşık" ruhuyla yeniden inşa edildiği birer kale olacaktır. Bu yolda attığım her adım, bir tercüme değil, bizzat bir medeniyet inşasıdır.
Öğrencilerime her zaman dediğim gibi:
"Her yeni bir dil öğrendiğimizde; Türkçenin sadece bir dil değil; bir insanlık, öz tarih, özel bir dünya, Öz kültür olduğunu yani Özdil olduğunu göreceksiniz. Ne mutlu Türküm diyene!"
Bunlar her ne kadar son yazılarım da olsa, vedaları pek sevmesem de size benim dünyamdan baktırabildiysem; ne mutlu bana! Hoşça ve dostça kalın! Sürç-i lisan ettiysek affola!