Sanki hayatın tamamına görünmez bir “hemen” düğmesi koyduk.
Bir şeyin biraz beklemesi artık bize normal gelmiyor. Birinin mesajımıza birkaç saat sonra cevap vermesi, işlerin planladığımızdan bir gün geç bitmesi, istediğimiz sonuca hemen ulaşamamamız bile bizi huzursuz edebiliyor.
Beklemek, giderek tahammül edilmesi gereken bir boşluk gibi geliyor.
Oysa hayatın kendisi biraz da beklemekten oluşuyor. Bir çocuğun büyümesini, bir yaranın iyileşmesini, bir insanı gerçekten tanımayı, bir kararın sonucunu görmeyi bekliyoruz. Bunların hiçbirinin hızlandırma tuşu yok.
Ama biz yine de her şeyin hızlanmasını istiyoruz.
Üstelik bu yalnızca yetişkinlerin meselesi de değil. Gençlerin hayatına baktığımızda bunun ne kadar erken başladığını görüyoruz. Bir mesajın “görüldü” olup olmadığı, bir paylaşımın kaç beğeni aldığı, bir videonun ilk birkaç saniyesinde ilgimizi çekip çekmediği bile bir tür hız duygusu yaratıyor. Bir şey bizi hemen yakalamıyorsa geçiyoruz. Bir iş ilk gününde sonuç vermiyorsa “Olmuyor galiba” demeye başlıyoruz.
Belki de yalnızca zamanımızı değil, sabır eşiğimizi de kaybediyoruz.
Eskiden bir fotoğraf çekerdik ve o fotoğrafı görmek için filmin banyo edilmesini beklerdik. Bir mektup yazardık ve karşılığının gelmesi günler, hatta haftalar sürerdi. Bir kitabı okumaya başladığımızda, kitabın bize kendisini anlatması için zaman tanırdık.
Şimdi ise elimizde dünyanın bütün hızlandırma araçları var. Fotoğrafı, mesajı, haberi, alışverişi beklemiyoruz. Birkaç saniye içinde ulaşabildiğimiz bu kadar şey varken, beklemek bize neden hâlâ bu kadar zor geliyor?
Belki de asıl tuhaflık burada. Teknoloji hızlandıkça bizim sabrımız artmadı; tam tersine, daha da azaldı.
Teknoloji bize zaman kazandırdı ama biz kazandığımız zamanı daha fazla şey yetiştirmek için kullanmaya başladık. Bir yandan mesaj yazıyor, bir yandan haber okuyor, bir yandan banka işlemini yapıyor, bir yandan da başka birinin hayatına bakıyoruz.
Boş kaldığımız anda bile boş kalamıyoruz.
Çünkü boşluk artık bize dinlenme değil, eksiklik gibi geliyor.
Bir arkadaşımızla konuşurken telefonumuza bakıyoruz. Bir film izlerken başka bir uygulamaya geçiyoruz. Tatildeyken fotoğraf çekip paylaşmayı düşünmekten manzarayı kaçırıyoruz.
Hayatı yaşamaktan çok, hayatın içinden görüntüler topluyor gibiyiz.
Belki de bu yüzden bugün hepimizin biraz daha yavaşlamaktan çok, her şeyi aynı anda yaşamak zorunda olmadığımızı hatırlamaya ihtiyacı var.
Hayat, sürekli cevap vermekten, yetişmekten, hızlanmaktan ve bir sonraki şeye geçmekten ibaret değil.
Bazı şeylerin biraz gecikmesine izin vermek gerekiyor.
Bir kahvenin soğumasına, bir kitabın ağır ilerlemesine, bir sohbetin uzamasına, bir kararın hemen verilmemesine, bir insanın kendisini anlatması için zaman geçmesine…
Belki de mesele zamanın yetmemesi değil.
Belki biz, zamanı kullanmakla zamanı tüketmek arasındaki farkı unutuyoruz.
Her şeyin acil olduğu bir dünyada, insanın kendisine ayırdığı birkaç dakikanın bile “boşa geçen zaman” gibi görülmesi ne garip.
Her şeye yetişmeye çalışırken, hayatın kendisine yetişebiliyor muyuz?





