İbn Arabî'ye göre oruç, insanın Allah'ı tanıması ve ilâhî sıfatlarla ahlaklanması için eşsiz bir yoldur. Hakiki oruç, midenin yanı sıra gözün haramdan, dilin gıybetten, kulağın kötü sözlerden, tüm azaların günahlardan uzak durduğu bir haldir. Orucun nihai hedefi, insanı "kâmil insan" mertebesine ulaştırmak ve takva bilincini kazandırmaktır. Dünyevî lezzetlerden uzaklaşarak ruhu Allah'a odaklamak, sabrı temsil etmek ve sadece yemeği değil, kalbi Allah dışındaki düşüncelerden arındırmak demektir.
Oruç, gerçekte bir şey yapmak değil, yapmamaktır. Bu yönüyle benzersizlik vasfı taşır ve Allah ile oruç arasında, özel bir ilişki kurulmuştur. Nitekim Allah kendisi hakkında "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) buyurur. Allah, zâtı itibarıyla misli olmayandır. Bu inceliğe işaretle Hz. Peygamber, Ebu Ümame'ye "Oruç tutmalısın, çünkü orucun benzeri yoktur" buyurmuştur. Böylece Resûlullah, diğer ibadetler içinde orucun eşsiz konumunu belirtmiştir.
Orucun selbî bir nitelik, yani bir terk ediş olduğunu idrak eden kimse, onun mislinin bulunmadığını da anlar. Çünkü orucun dışta, elle tutulup gözle görülecek bir varlığı yoktur. Bu sebepledir ki Allah kutsi bir hadiste "Oruç benim içindir, onun mükâfatını bizzat ben vereceğim" buyurmuştur. Oruç, hakikatte bir ibadet ya da amel olmaktan ziyade, âdeta ilâhî sırrı yansıtan bir aynadır. Ona amel denilmesi mecazîdir; tıpkı varlığı zâtının aynı olan Hakk'a dair konuşmamızın mecazî olması gibi.
Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre'den rivayet ettiği kutsi hadiste Allah şöyle buyurur: "Âdemoğlunun oruç dışındaki bütün amelleri kendisi içindir. Oruç ise benim içindir ve onun karşılığını ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Biriniz oruçlu olduğu gün kötü söz söylemesin, kavga etmesin. Kendisine sataşan veya söven olursa, 'Ben oruçluyum' desin. Muhammed'in canını elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, oruçlunun ağız kokusu, kıyamet gününde Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.
Hz. Peygamber orucun benzeri olmadığını belirttiği gibi, Hakk'ın da benzeri yoktur. Bu nedenle oruçlu, "benzeri olmamak" özelliğiyle Rabbine kavuşur ve O'nu kendisi vasıtasıyla görür. Bu durumda Hak, hem gören hem görülendir. Peygamberimiz "Rabbine kavuştuğu için sevinir" değil de "orucuyla sevinir" buyurmuştur. Çünkü sevinç, doğrudan kavuşmaya değil, o kavuşma anındaki müşahedeye aittir. Hak, kendisiyle görülenin gözü olduğunda, kul O'ndan başkasını görmez.
Kul, oruç tutmakla benzersizlik sıfatıyla nitelenmiş ve bu vasıfla, oruçlu adını hak etmiştir. Ardından Hak, "Oruç benim içindir" diyerek bu sıfatı kendine izafe etmiştir. Hiçbir şeye muhtaç olmamak, beslenmekten münezzeh olmak anlamındaki mutlak tenzih, yalnızca Allah'a aittir.
"Oruç bir kalkandır." Kalkan, koruyucu demektir.
Allah "takvâ" yı yani kendisini koruyucu kılmayı emretmiştir.
Hak, oruçluya birtakım yasaklar getirmiştir. Yasak, terk etmektir, olumsuz bir eylemdir. Kavga etmeyi, kızmayı yasaklamış; aktif bir şey yapmayı değil, pasif kalmayı emretmiştir. Oruç, terk olduğu için, bu yasaklarla oruç arasında sıkı bir ilişki vardır. Oruçluya, kendisiyle kavga etmek isteyene "Ben oruçluyum!" demesi öğütlenmiştir. Yani "Ben senin yaptığın bu davranışı yapmayan biriyim" demektedir. Böylece oruçlu, Rabbi'nin emriyle kendini kötülükten alıkoymuş, Hak da terk eden olduğunu bildirmiştir. Zira O'nun nezdinde, sövene sövmek, kavga edenle kavga etmek yoktur.
Oruç, işte bu derin mânâsıyla mümini dünyevî kayıtlardan azat eden, ruhu ilâhî huzura hazırlayan, sabrı ve iradeyi güçlendiren eşsiz bir ibadettir. Terk ederek kazanmak, vazgeçerek ulaşmak, susarak konuşmak sırrıdır oruç. Bu sırra eren, dünyada iki bayram, âhirette de Rabbine kavuşma sevincini tadar.





