Dost meclislerinde, çay sohbetlerinde, okul kapılarında laf dönüp dolaşıp her zaman aynı durağa uğruyor gene. Elbette Çocuklarımıza…

Kimi çocuğunun laf dinlemeyişinden, kimi ders çalışmamasından, kimi anlamsız öfkesinden dert yanıyor. Bir başkası ise çocuğunun ne kadar uslu, ne kadar başarılı olduğunu anlatıyor gururla. Buna sahip olmayan tarafta derin bir boşluğa dalıp, hayal dünyasına akıp gidiyor muhtemelen. Madalyonun diğer yüzünde ise okul bahçelerinde, arkadaş ortamlarında aynı sohbeti çocuklar kendi aralarında yapıyor. "Benim babam çok sert", "Annemden hiç korkmam", "Bizimkiler her şeye izin veriyor" daha neler neler, diyerek onlar da anne babalarını birbirleriyle kıyaslıyor.

İki taraf da farkında olmadan bir yarışın içinde aslında. "İdeal çocuk" ve "ideal ebeveyn" arayışı.

Sonra da işin kolayına kaçıp suçu hemen kuşaklara atarız. "Şimdiki Z kuşağı şöyle vurdumduymaz, Y kuşağı böyleydi, bizim zamanımızda ise..." diye başlayan ve sonu gelmeyen bir hezeyan başlar. Oysa bugünün çocuklarını eleştirmeden önce, onları bu hale getiren kendi geçmişimize bakmamız gerekmiyor mu?

Eskilere şöyle bir dönüp bakalım. Ebeveynlerimizin birçoğu büyüklerin yanında çocuğunu kucağına alıp öpüp sevemediği, otoritenin ve sertliğin "disiplin" sanıldığı evlerde büyüdü. Anne babasından baskı, sertlik ya da şiddet gören o çocuklar büyüyüp ebeveyn olunca haklı bir reaksiyon gösterdi: "Ben babamdan, annemden gördüğümü çocuğuma yaşatmayacağım."

İşte bütün kırılma noktası burada başlıyor bence.

Eskiden yokluk çekmiş olan, çocuğuna her istediğini almaya çalıştı. Şiddet ya da hiddet görerek büyüyen, çocuğuna tek bir sert kelime dahi etmemeyi, ona hiç kıymamayı ilke edindi. Hiç azarlamayan, hiç sınır koymayan, her talebi anında karşılayan aşırı serbest bir ebeveynlik modeli doğdu. Sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan "30 yıl boyunca çocuğuna hiç azarlamayan aileler" mitine sarıldık; sıfır öfke, sıfır çatışma ile çocuk büyütmeyi bir meziyet sandık.

Peki sonuç ne oldu? Bugün eleştirdiğimiz, "Hiçbir şeyden mutlu olmuyor, her şeyi var ama yine de doyumsuz" dediğimiz gençlikle karşı karşıya kaldık. Çünkü hayatın gerçekliğiyle evdeki steril ortam uyuşmuyor.

Dünyada, psikoloji araştırmalarında ve uzun soluklu çocuk gelişim incelemelerinde sıklıkla vurgulanan bir gerçek var: Çocuğu hiç öfkeyle, sınırla, hayal kırıklığıyla veya olumsuzlukla karşılaştırmadan büyütmek ona iyilik değil, kırılganlık kazandırır. Her istediği anında verilen, hiç "hayır" duymayan, evde hiçbir duygu engeline takılmayan çocuk; dış dünyaya çıktığında ilk reddedilişte, ilk başarısızlıkta büyük bir boşluğa düşüyor. Mutsuzluğunun kaynağı imkânsızlıklar değil, sınırların olmaması ve her şeyin zahmetsizce sunulmasıdır.

İnsan olmanın gereği olarak ebeveyn de bunalabilir, sesini yükseltebilir. Mesele hiç hata yapmamak değil; sonrasında çocukla göz hizasına inip, "Sana sesimi yükselttiğim için özür dilerim, o an çok bunalmıştım ama bu senin hatan değildi" diyebilmektir. Bu "onarımı" gören çocuk, ilişkilerin sarsılabileceğini ama sevgiyle yeniden kurulabileceğini öğrenir.

Çocuğu azarlamamak adına hiç sınır koymamak ona özgürlük değil, aksine kaygı verir. Sınır, çocuğun kendini güvende hissettiği koruyucu bir çittir.

Ebeveynin "hiç kızmayan ideal insan" rolünü oynadığı evlerde olumsuz duygular yok olmaz, sadece bastırılır. Çocuk o pasif-agresif gerginliği hisseder ve ne olduğunu anlayamadığı bir suçluluk duygusuyla büyür.

Kendi çocukluğumuzun yaralarını saralım derken, aşırı korumacı ve sınırsız yaklaşımlarımızla çocuklarımızın duygusal dayanıklılığını ellerinden aldık. Onlara her şeyi verdik ama mücadele etme hazlarını, sabretme duygularını yok ettik.

Ne eskilerin o sevgisini gizleyen, sert ve mesafeli tutumu doğruydu; ne de günümüzün her şeyi müsamaha ile karşılayan, sınırsız ebeveynliği. Dengeyi yakalamak, çocuğa sevgi verirken hayatın gerçeklerini ve sınırlarını da öğretmekten geçiyor.

Çocuklarımızın mutlu olması, her istediklerinin önüne konmasıyla değil; sorumluluk almalarıyla, hayal kırıklığıyla baş etmeyi öğrenmeleriyle ve sınırları olan güvenli bir sevgiyi hissetmeleriyle mümkündür.

Belki de artık suçu Z kuşağına atmayı bırakıp, kendi ebeveynlik aynalarımıza bakmanın zamanı gelmiştir.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…

Hoşça kalın.

Saygılarımla

Tolga Yuvalı

Sizden birisi