Türkiye’nin zirvede müttefiklerine Osmanlı İmparatorluğu geçmişini ve o cihan devletinin vizyonunu hatırlatması, masadaki psikolojik üstünlüğü sonrasında somut kazanımlar elde etmesini doğrudan etkiledi.

Türkiye; Türkiye’den büyük olduğunu, onlarca devlet kuran bir medeniyetin devamı olduğunu, Batı ittifakına köksüz veya sonradan eklemlenmiş bir ‘’devletçik’’ olmadığını, aksine yüzyıllar boyunca küresel nizamı ve coğrafi dengeleri belirlemiş bir imparatorluğun varisi olduğunu, görsel hatırlatmalarla ve diplomatik tavırlarıyla müttefiklerinin zihinlerine kazıdı.

Yabancı basın ve köşe yazarlarının en çok dikkatini çeken sahne, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki karşılama töreni oldu.

Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı’nın yanı sıra Osmanlı askeri Yeniçerileri ve İmparatorluğun farklı dönemlerini temsil eden tarihi üniformalı askerlerin tören kıtasında yer alması, aynı zamanda Türk ve Müslümanım diyen herkesi gururlandırdı.

Dünyanın en eski askeri bandosu olan mehteran’ın sesi eşliğinde Külliye’ye giren dünya liderlerine, Türk askeri geleneğinin 1952’den (NATO’ya giriş) çok daha geriye, yüzlerce yıl öncesine uzanan köklü bir süreklilik olduğu mesajını görsel bir şovla vermiş oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk heyeti, ikili görüşmelerde ve genel oturumlarda Türkiye’nin bugün Ukrayna-Rusya savaşında, Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da yürüttüğü dengeli ve arabulucu politikasını, Osmanlı’nın bu coğrafyalarda yüzyıllar boyunca sağladığı barış ortamına dayandırdı.

Müttefiklere şu mesaj net olarak verildi:

Biz bu coğrafyayı sonradan öğrenmedik; burası bizim tarihi etki alanımız ve burada düzeni ancak bizim tarihsel aklımız kurabilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri ve diplomatik mirasının bu denli güçlü şekilde masaya getirilmesi, müttefikler nezdinde Türkiye'nin coğrafi mecburiyetini ve bağımsız hareket edebilme kapasitesini tescilledi. Ve bu durum, bazı kazanımları da beraberinde getirmiş oldu.

Küresel Arabulucu Rolünün Tescillenmesi:

Türkiye’nin NATO içinde hem Doğu (Rusya/Çin) hem de Batı dünyasıyla aynı anda konuşabilen tek aktör konumunu perçinledi. Zirve sonuç bildirisinde, Karadeniz Tahıl Koridoru benzeri diplomatik süreçlerin yönetilmesinde ve bölgesel krizlerin çözümünde Ankara’nın merkezi rolüne özel bir paragraf açıldı. Ve Türkiye'nin, ittifak içinde sadece "emir alan bir kanat ülkesi" olmadığı "strateji üreten bir merkez" olduğunu tescilledi.

Karadeniz ve Boğazlar Üzerindeki Mutlak Egemenlik:

Osmanlı’dan kalan en büyük miraslardan biri olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin delinmezliği, zirvede bir kez daha sarsılmaz kırmızı çizgi olarak masaya kondu. Bazı müttefiklerin Karadeniz’e yönelik farklı planlarına karşı Türkiye, Osmanlı’dan beri Karadeniz’in güvenliğinin kilidinin kendisinde olduğunu hatırlattı ve ittifakın Karadeniz politikasını tamamen Türkiye’nin onay ve koordinasyonuna bağlayan bir uzlaşı sağladı.

Askeri Teknolojide kendi kendine yetebilme saygınlığı:

Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyetin başlarında, yaşanan dışa bağımlılık acılarını ve Cumhuriyet dönemindeki ambargoları hafızasında tutan Türkiye, bu zirveyi yerli savunma sanayiinin Çelik Kubbe, KAAN, İHA ve SİHA’larla gövde gösterisine dönüştürüldü. Osmanlı’nın Tophane-i Amire’den gelen askeri üretim geleneğinin bugün asimetrik teknolojiyle yeniden canlandığını gören müttefikler, Türkiye’ye yönelik gizli ve açık savunma sanayii ambargolarını tamamen kaldırma taahhüdü vermek zorunda kaldılar.

Bulgar Yazar Sophia Proneikos'un Nato zirvesi sonrasındaki paylaşımından;

‘’Yirmi birinci yüzyılın en güçlü askeri ittifakının liderleri, Cumhurbaşkanlığı Sarayında dünyanın en eski askeri bandosu olan Mehterin sesleriyle karşılandı; önlerinde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı yüzyıllarını temsil eden tarihi kıyafetler içindeki askerler duruyordu.

Olağanüstü bir tarihsel süreklilik duygusu:

1949’da savaş sonrası dünyanın sembolü olarak kurulan bir askeri ittifak, kökleri 13. yüzyıla uzanan bir askeri geleneğin müziği eşliğinde bir cumhurbaşkanlığı sarayına girdi. Mehter hiçbir zaman sıradan bir askeri bando olmadı, o bir silahtı.

Osmanlı orduları Belgrad’a, Konstantinopolis’e, Rodos’a, Mohaç’a veya Viyana’ya yürüdüğünde ilk duyulan şey devasa kös davullarının gümbürtüsüydü; ardından zurnaların keskin sesi, sonra borular ve çarpan ziller. Bu müzik yalnızca orduya eşlik etmiyordu, ordunun bir parçasıydı. Amacı askerleri eğlendirmek değil, savaş başlamadan çok önce düşmana bir imparatorluğun üzerlerine doğru geldiğini hissettirmekti.

Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’yla karşılaşmalarından sonra Batı ordularının yavaş yavaş Osmanlı davullarını, zillerini ve “Türk tarzı” nı benimsemesi tesadüf değildir.

İşte bu yüzden bu töreni büyüleyici buldum; bazen tarih bir uygarlığı kılıçla fethetmez. Bir ritim yeterlidir. Geçmiş bir yük değil, bir dildir. Ve bu dili konuşmayı bilen uluslar tarihlerini yalnızca konuşmalarla anlatmaz; bazen birkaç davul vuruşu yeterlidir.’’

Velhasıl; Ankara Zirvesi'nde Osmanlı geçmişinin hatırlatılması basit bir nostalji değildi. Türkiye, Batı dünyasına karşı, biz 1952'de sizin kurduğunuz masaya oturan geçici bir ortak değiliz; biz bu coğrafyada masayı kuran ve koruyan tarihsel iradenin ta kendisiyiz, duruşunu sergiledi. Bu tarihsel özgüven, müttefiklerin Türkiye'nin askeri, diplomatik ve teknolojik taleplerine çok daha büyük bir saygıyla yaklaşmasını sağlayan, büyük bir psikolojik kazanım oldu.