Trafikte araç kullanırken, araba hâlâ seyir halindeyken telefona uzanan insanları görüyoruz. Yürürken, kasada sıradayken, asansörü beklerken… Sanki birkaç saniyelik boşluk bile hemen doldurulması gereken bir yere dönüştü.
İşin garibi, hepimiz “Hiç vaktim yok,” diyoruz.
Oysa bazen mesele zamanın az olması değil. Elimize geçen en küçük boşluğu bile yaşamak yerine, refleksle ekrana uzanmaya başlamamız.
Sonra bunun başka bir şeye dönüştüğünü fark ediyorum.
İnsanlar konuşurken birbirlerinin gözlerinin içine daha az bakıyor.
Cümle devam ederken ekran yanıyor, el telefona gidiyor, dikkat bölünüyor. Aynı masada oturuyoruz ama sohbetin içinde küçük küçük kayboluyoruz.
En ürkütücü tarafı da şu galiba.
Artık bunun tuhaf olduğunu bile fark etmiyoruz.
Direksiyonda telefona bakmak tehlikeli olduğunu bildiğimiz hâlde yapılıyor. Bir bildirim, birkaç saniyelik bir merak, bazen bir hayatın önüne geçebiliyor. O birkaç saniye, yalnızca dikkatimizi değil, birbirimizi de elimizden alıyor.
Eskiden boş vakit dinlenmek demekti.
Şimdi boş kalır kalmaz zihnimiz yeni bir şey arıyor.
Bir haber.
Bir video.
Bir mesaj.
Sonra “Hazır bakmışken...” diyerek birkaç dakika daha kalıyoruz. O birkaç dakika gün içinde defalarca tekrarlanıyor ve akşam olduğunda zamanın nereye gittiğini anlayamıyoruz.
Sanırım asıl kaybettiğimiz şey zaman değil.
Boş kalabilme cesareti.
Çünkü en iyi fikirler, en güzel cümleler, en derin nefesler çoğu zaman tam da o sessiz anlarda geliyor.
Belki mesele zamanın hızlanması değil.
Bizim, zamanı yaşamak yerine sürekli doldurmaya çalışmamız.
Ve bugün kendimize şu soruyu sormaya değer:
Boş vaktimiz gerçekten kayboldu mu, yoksa biz boş kalmayı mı unuttuk?





