Bunun için Müslümanlar birbirini görür, düşünür, sever ve yardım eder. Bunun gereği olarakda iyiliği emir, kötülükten nehyederek hayırlı bir toplumu meydana getirirler. Yapmazlarsa büyük bir vebalin altına girmiş olurlar.

Âl-i İmran 110. ayette bu durum başka ayetlerde ki gibi özet olarak Allah tarafından şöyle bildirilir: "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır."

Bunun ihmal edilmesi ile ilgili ise Peygamber efendimiz: "Aralarında günahlar işlenip durduğu hâlde bu günahları işleyenlerden daha güçlü ve onları engellemeye muktedir iken bunu yapmayan topluluğun hepsine birden Yüce Allah azap verir” (İbn Hanbel, IV, 366)

Allah cc katında makbul kullardan olabilmek için elimizden geldiğince iyilikleri yapıp kötülüklerden kaçınmak, hem de insanları iyiliğe çağırmak ve yanlışları için uyarı görevimiz olduğunu unutmamak gerekiyor. Önce en yakınlara karşı bu görev ihmal edilemez. Zira bundan da hesaba çekileceğiz. Bir Müslüman, kendi gayretsizliği yahut yanlış temsili sebebiyle, muhataplarının dinden uzaklaşmasından endişe duyar, bunun vebaline girmekten sakınır. Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurur:

“Ashâb-ı kirâm arasında şu gerçeği hep duyardık:

Kıyâmet gününde bir kişinin yakasına, hiç tanımadığı biri gelip yapışır. Adam şaşırarak:

«–Benden ne istiyorsun? Ben seni hiç tanımıyorum ki!» der.

Yakasına yapışan kişi ise:

«–Dünyada iken beni hatâ ve çirkin işler üzerinde görürdün de, îkaz etmez, beni o kötülüklerden alıkoymazdın.» diyerek ondan dâvâcı olur.” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, Beyrut 1417, III, 164/3506)

Uyarı görevi, sadece iyi ve doğru kalmanın değil, kimseyi geride bırakmayacak toplu bir azaptan kurtuluşun da çaresidir. İslâm öncesinde ehl-i Kitap’tan bazıları isyan etmek ve Allah’ın sınırlarını çiğnemekle kalmamış, birbirlerini ikaz etme vazifesini önemsememeye başlamışlardı. Onları ilâhî lânete müstahak kılan, uyarma vazifesini kaybetmiş olmalarıydı. Birileri ise buna rağmen ikaz ve nasihate devam etmişlerdi ki âyet onların durumunu şöyle anlatır: “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki!’ deyince onlar, “Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle” şeklinde cevap verdiler.” (A’raf, 164)

Durum bu kadar belliyken şuurlu hiçbir müslüman " başkasından bana ne!" deme hakkına sahip değildir. Onun için yarın tanıdığımız -tanımadıgımız kimselerin "neme lâzım" dememiz yüzünden yakamıza yapışmasından kurtulmak için uyarı görevimizi yapmamız elzemdir. Bununda elimiz, dilimiz, kalbi nefretle yapılmalıdır. Bu görev bozgunculuk sebebi değil ıslah edici olmalıdır. Zaten kendi kusurlarımız yetip artarken bir de başkasının günahını yüklenmeyelim.

"Her koyun kendi bacağından asılır." " Beni sokmayan yılan bin yaşasın" mantığı ile hareket sonunda bin yıl yaşayacak yılan sonunda diğerlerini de sokacaktır.

Yaşanır bir dünya iyiliği emir, kötülükten nehiyle iyiliklerle hayat bulur. Kötülüklerle yok olur gider. Tarih nice örneklerine şahittir.