Çünkü insan bazen kendi hayatında ev sahibi olduğunu unutuyor.

Ev sahibi gibi karar vermiyor, kendi ihtiyaçlarını gözetmiyor, “Ben ne istiyorum?” sorusunu hayatın doğal bir sorusu olarak görmüyor. Daha çok, hayatın içinde olup bitenlere göre yerini belirliyor.

Birinin ihtiyacı olduğunda hemen harekete geçiyor. Bir iş aksadığında toparlıyor. Bir sorun çıktığında çözüm buluyor. Bir başkasının programına göre kendi programını değiştirebiliyor.

Kendi hayatıyla ilgili bir şey olduğunda ise bekliyor.

Sonra.

Uygun bir zamanda.

İşler biraz sakinleşince.

Oysa işler hiç sakinleşmiyor.

Çünkü hayatın garip bir tarafı var; başkalarının aciliyetleri kendiliğinden acil hale geliyor, kendi isteklerimiz ise bekleyebilen şeyler listesine giriyor.

Bir arkadaşın taşınmasına yardım etmek için bütün günü ayırabiliyoruz ama aylardır yapmak istediğimiz bir şey için iki saat bulamıyoruz.

Bir yakınımızın işini çözmek için saatlerce uğraşabiliyoruz ama kendi hayatımızla ilgili bir kararın başına oturduğumuzda “Şimdi bunun sırası mı?” diye düşünüyoruz.

Bir başkasının ihtiyacını fark etmek için özel bir çaba gerekmiyor. Kendi ihtiyacımızı fark etmek ise bazen yıllar alıyor.

Asıl mesele de burada başlıyor.

İnsan kendisini ikinci plana attığını çoğu zaman büyük fedakârlıklar yaparken değil, küçük kararların içinde fark ediyor.

Hafta sonunu kimin programına göre geçirdiğinde…

Telefonuna gelen her mesaja neden hemen cevap verdiğinde…

Bir şey yapmak istediğinde önce herkesin işini kontrol ettiğinde…

Kendi planını, başka birinin planına uydurmayı neden bu kadar doğal bulduğunda…

Ve daha da önemlisi, kendi istediği bir şeyi yapabilmek için neden mutlaka geçerli bir sebep aradığında.

Çünkü çoğumuz kendimize ayırdığımız zamanı hâlâ bir ihtiyaçtan çok bir ödül gibi görüyoruz.

Her şey bittikten sonra.

Herkes rahat ettikten sonra.

Ev toparlandıktan, işler tamamlandıktan, telefonlar cevaplandıktan sonra…

Sıra bize gelecek.

Ama o sıra çoğu zaman gelmiyor.

İşte insanın kendi hayatından uzaklaşması biraz da böyle oluyor.

Hayatın içinde var ama kendi kararlarının merkezinde değil.

Kendi kararlarını verirken bile önce başkalarının neye ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Kendi isteğini ise açıklanması gereken bir şey gibi görüyor.

“Ben bunu istiyorum.”

demek bile bazen yeterli gelmiyor.

Arkasına bir gerekçe eklemek gerekiyor.

“Çünkü buna ihtiyacım var.”

“Çünkü çok yoruldum.”

“Çünkü bunu hak ettim.”

Sanki yalnızca istemek, hayatımızda kendimize yer açmak için yeterli bir neden değilmiş gibi.

Oysa kendi hayatımızda ev sahibi olmak, her şeyi kendimizden yana çevirmek değil.

Her kararı kendimizi düşünerek vermek de değil.

Bazen sadece kendi ihtiyacımızı da hesaba katmak.

Bir karar verirken “Bana ne olur?” sorusunu da masaya koymak.

Bir plan yaparken kendi isteğimizi de o planın içine dahil etmek.

Bir şey bizi sürekli yoruyorsa, sırf alıştık diye onu taşımaya devam etmemek.

Ve en önemlisi, kendimize yer açmak için sürekli bir kriz çıkmasını beklememek.

Çünkü bazı insanlar ancak hayat onları durdurduğunda kendilerini hatırlıyor.

Bir hastalık, bir kayıp, büyük bir değişim, bir ayrılık…

Oysa insanın kendisine dönmesi için hayatın onu sarsması gerekmemeli.

Mesele kendimizi birinci sıraya koymak değil.

Kendimizi her defasında son sıraya koymaktan vazgeçmek.

Çünkü kendi hayatımızda ev sahibi olmak, herkesten önce kendimizi düşünmek anlamına gelmiyor.

Sadece kendi hayatımızda bize de bir yer olduğunu unutmamak anlamına geliyor.

Ve belki insanın bugün kendisine sorması gereken soru şu:

“Kendi hayatımda gerçekten ev sahibi miyim, yoksa sıra bana gelsin diye hâlâ bekliyor muyum?”