GÜNDEM

İnsan Neden Var?

İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren yalnızca yaşamaya başlamaz.

Aynı zamanda bir sorunun içine doğar:

“Ben neden varım?”

Bu soru belki de insanı diğer canlılardan ayıran en tuhaf sorulardan biridir.

Bir kuş neden uçtuğunu sormaz.

Bir ağaç neden büyüdüğünü sorgulamaz.

Bir aslan, hayatının anlamı üzerine geceleri yatağında düşünmez.

Ama insan düşünür.

Hatta bazen sahip olduğu bütün imkânlara rağmen huzursuzluğunun sebebi de budur.

Çünkü insan yalnızca yaşamak istemez; yaşadığı hayatın anlamını da bilmek ister.

Peki insan neden var?

Bu sorunun peşine düşmek için biraz geriye, insanlığın hafızasına doğru yürüyelim.

MİTOLOJİ: İNSAN TANRILAR İÇİN Mİ VARDI?

İlk insanların gökyüzüne baktığını düşünün.

Güneş doğuyor.

Mevsimler değişiyor.

Şimşek çakıyor.

Depremler oluyor.

İnsan doğuyor ve ölüyor.

Bütün bunların karşısında insanın elinde bugünkü bilim yok.

Ama merakı var.

Ve insan anlamlandırmaya başlıyor.

Mitolojiler böyle doğuyor.

Mezopotamya’nın bazı yaratılış anlatılarında insanın tanrılara hizmet etmek, onların yükünü paylaşmak ve düzenin devamına katkıda bulunmak için yaratıldığı görülüyor.

Yunan mitolojisinde ise Prometheus’un insanlara ateşi vermesi, insanın yalnızca doğanın içinde yaşayan bir canlı değil, kültür oluşturan ve kendi dünyasını değiştiren bir varlık olarak tasvir edilmesinin güçlü örneklerinden biridir.

Demek ki daha ilk dönemlerde bile insan kendisini yalnızca “yaşayan bir canlı” olarak görmemiş.

Kendisini kozmik bir hikâyenin içine yerleştirmiş.

DİNLER: İNSANIN BİR YARATILIŞ AMACI VAR MI?

Sonra insanlığın başka bir cevabıyla karşılaşıyoruz:

Dinler.

Yahudi-Hristiyan geleneğinde insanın Tanrı’nın suretinde yaratıldığı anlatılır.

İslam ise soruya çok daha açık bir cevap verir:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

(Zâriyât, 51/56)

Fakat burada “kulluk” kelimesini yalnızca ritüellerden ibaret düşünmek eksik kalabilir.

Çünkü İslam düşüncesinde insanın Allah’ı tanıması, iradesini doğru kullanması, iyiliği seçmesi, adaleti gözetmesi ve dünyadaki sorumluluğunu yerine getirmesi de bu ilişkinin içine girer.

Böyle baktığımızda dinin cevabı şudur:

İnsan tesadüfi bir varlık değildir.

Bir amacı vardır.

Ve bu amaç, insanın kendisini aşan bir hakikate yönelmesiyle ilgilidir.

FELSEFE: YA TANRI’YI BIRAKIP İNSANIN KENDİSİNE BAKARSAK?

Sonra sahneye filozoflar çıkar.

Sokrates’in insanın kendisini sorgulamasıyla başlayan büyük gelenek, insanın “nasıl yaşaması gerektiği” sorusunu merkeze alır.

Aristoteles ise insanın iyi yaşamını eudaimonia, yani insanın erdemlerini gerçekleştirerek gelişip serpilmesi üzerinden düşünür.

Yani mesele yalnızca:

“Ne kadar yaşadın?”

değildir.

Asıl mesele:

“Nasıl yaşadın?”

sorusudur.

Bir insan uzun yaşayabilir.

Çok para kazanabilir.

Şöhret sahibi olabilir.

Ama bütün bunlar onun iyi bir hayat yaşadığı anlamına gelmez.

Aristoteles’in bize bıraktığı büyük soru budur:

İyi bir insan olarak yaşamak, insanın gerçek amacı olabilir mi?

SONRA NIETZSCHE, SARTRE VE CAMUS GELİR…

Modern insanın dünyasında ise cevaplar sarsılmaya başlar.

Eğer evrenin bize hazır bir anlam vermediğini düşünüyorsak ne olacak?

İşte varoluşçular burada sahneye çıkar.

Kierkegaard, Nietzsche, Sartre, Camus ve diğerleri insanın özgürlüğünü, sorumluluğunu, kaygısını ve anlam arayışını tartışırlar.

Özellikle modern varoluşçu düşüncede şu fikir belirginleşir:

Belki de hayatın anlamı hazır olarak verilmemiştir.

Belki insan, anlamı kendi seçimleriyle oluşturmak zorundadır.

Bu durumda soru değişir:

“Hayatın anlamı nedir?”

yerine,

“Ben hayatıma nasıl bir anlam vereceğim?”

demeye başlarız.

Ve bu, insanı hem özgürleştiren hem de ürküten bir düşüncedir.

Çünkü anlamı başkasının vermesini bekleyemiyorsanız, hayatınızın sorumluluğunu da başkasına devredemezsiniz.

BİLİM NE DİYOR?

Şimdi laboratuvara girelim.

Bilimin söylediği şey oldukça çarpıcı.

Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıldır var ve insanın biyolojik geçmişi milyonlarca yıllık evrimsel sürecin sonucunda şekillendi.

Evrim bize şunu anlatıyor:

İnsan gökten hazır bir biçimde inmedi.

Bedenimiz, beynimiz, davranışlarımız ve yaşam biçimimiz uzun bir biyolojik sürecin içerisinde şekillendi.

Üstelik evrimin önceden belirlenmiş bir hedefe doğru ilerlediğine dair bilimsel bir kanıt yok.

Evrimin amacı “insanı üretmek” değildi.

Doğal seçilim, çevreye uyum sağlayabilen özelliklerin kuşaklar boyunca yayılmasıyla işler.

Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkıyor:

Bilim bize “nasıl?” sorusunda olağanüstü güçlü cevaplar veriyor.

Ama:

“Bütün bunların nihai anlamı nedir?”

sorusunda aynı kesinliğe sahip değil.

Ve belki de bu yüzden bilim ile felsefe birbirinin rakibi değil.

İki farklı soruya bakıyor olabilirler.

PEKİ BEYİN BİZE NE SÖYLÜYOR?

Belki de sorunun en ilginç tarafı burada.

Çünkü insanın anlam arayışının gerçekleştiği yer, bildiğimiz kadarıyla, beynidir.

Hatırlıyoruz.

Hayal ediyoruz.

Kendimizi başkalarının gözünden değerlendirebiliyoruz.

Geçmişimizi anlatıyor, geleceğimizi tasarlıyor ve kendimiz hakkında düşünüyoruz.

Nörobilim, “benlik” ve öz-farkındalıkla ilişkili süreçleri farklı beyin sistemleri üzerinden araştırıyor.

Fakat bilincin tam olarak nasıl ortaya çıktığı hâlâ çözülememiş temel problemlerden biri.

İşte burada insanın tuhaflığı ortaya çıkıyor:

Beyin, kendisini araştıran bir organ hâline geliyor.

Yani insan, evrenin içinde ortaya çıkmış bir varlık olarak, dönüp evrene ve kendisine şu soruyu soruyor:

“Ben neyim?”

Daha da ilginci:

“Neden varım?”

Belki insanın trajedisi de, mucizesi de burada.

O ZAMAN İNSAN NEDEN VAR?

Mitolojiye baktık.

Dinlere baktık.

Filozoflara baktık.

Evrime baktık.

Beyne baktık.

Ve hâlâ elimizde tek bir cevap yok.

Ama belki de bütün bu cevapların ortaklaştığı bir nokta var:

İnsan, anlam arayan bir varlık.

Mitoloji ona bir hikâye verdi.

Din ona bir yaratılış amacı verdi.

Felsefe ona nasıl yaşaması gerektiğini sordu.

Bilim onun nasıl ortaya çıktığını araştırdı.

Nörobilim ise anlam arayışının gerçekleştiği zihinsel ve biyolojik mekanizmaları çözmeye çalışıyor.

Ama son sözü henüz hiçbiri söylemiş değil.

Belki de söyleyemez.

Çünkü “İnsan neden var?” sorusu yalnızca biyolojik bir soru değildir.

Aynı zamanda felsefi, metafizik ve varoluşsal bir sorudur.

BENİM CEVABIM NE?

Ben bugün bu soruya kesin bir hüküm vermek yerine şöyle cevap vermek istiyorum:

İnsan yalnızca var olmak için değil, varlığının farkına varmak için de var.

Doğmak elimizde değildi.

Ölüm de büyük ölçüde bizim seçimimiz değil.

Ama ikisinin arasındaki hayat…

İşte orası bize bırakılmış gibi.

Ne yapacağımız,

Kimi seveceğimiz,

Neye inanacağımız,

Kimin hayatına dokunacağımız,

İyiliği mi kötülüğü mü seçeceğimiz,

Bilgiyi mi cehaleti mi tercih edeceğimiz…

Belki insanın asıl hikâyesi burada başlıyor.

Ve belki “İnsan neden var?” sorusunun cevabı, tek bir cümleden çok daha büyük:

İnsan, kendisine verilmiş olan hayatı anlamlı bir hayata dönüştürme imkânına sahip olduğu için özeldir.

Fakat burada bir soru daha çıkıyor karşımıza:

Eğer insanın anlam arayışı beyninde gerçekleşiyorsa…

Peki bilinç nedir?

Benlik dediğimiz şey gerçekten “ben” miyim?

Yoksa beynimizin oluşturduğu son derece güçlü bir hikâyeden mi ibaret?

İşte gelecek haftanın sorusu belki de bundan daha çetin:

“BEN KİMİM?”

Ve galiba insanın en uzun yolculuğu da burada başlıyor.

Görüş ve eleştirileriniz benim için önemli:

hakanzeybek4242@gmail.com

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }