Bazıları vardır; cümleleri insanın yakasını bırakmaz.

Halil Cibran işte o ikinci türden.

Onu birkaç güzel sözünden ibaret sananlar yanılıyor.

Cibran, insanı rahatlatan değil, rahatsız eden bir düşünürdür.

Çünkü Cibran’ın aynası başkasını göstermez.

Sizi gösterir. Beni gösterir. Hepimizi gösterir.

Ve insanın kendisiyle karşılaşması, başkalarını eleştirmesinden çok daha zordur.

MAKAM GİDİNCE DOSTLAR NEREYE GİDİYOR?

Şimdi biraz gerçek hayattan konuşalım.

Bir makam düşünün.

O makama oturan kişinin telefonu susmuyor.

Kapısı çalınıyor.

Sofrası kalabalık.

Etrafında “dostlar” var.

Herkes yakın.

Herkes ilgili.

Herkes vefalı!

Sonra koltuk değişiyor.

Bir anda telefonlar azalıyor.

Kapılar kapanıyor.

Sofralar tenhalaşıyor.

Dün “Başkanım” diyenler, bugün başka bir başkana “Başkanım” demeye başlıyor.

Şimdi soruyorum:

Dostluk nereye gitti?

Cibran’ın düşüncesini anlamak için bundan daha somut bir örnek bulmaya gerek var mı?

İnsan mı sevildi?

Yoksa makam mı?

İşte bütün mesele bu.

HERKES ADALET İSTİYOR, AMA…

Bugün herkes adalet istiyor.

Ama nedense adalet hep başkasının kapısında aranıyor.

Bize haksızlık yapılınca hukuk aklımıza geliyor.

Bizim yakınımıza kolaylık sağlanınca “Ne var bunda?” diyoruz.

Başkasının torpiline kızıyoruz.

Bizim işimiz görülünce buna “tanıdık desteği” diyoruz.

Başkasının adam kayırmasını eleştiriyoruz.

Kendi yakınımız için “O da yıllardır emek verdi.” diyerek mazeret buluyoruz.

Sonra da dönüp topluma adalet dersi veriyoruz.

Olmaz!

Cibran’ın aynası tam burada önümüze konuluyor.

Başkalarından beklediğimiz ahlakı kendimiz taşımıyorsak, söylediğimiz hiçbir sözün kıymeti yoktur.

DOST DEDİĞİN ALKIŞLAMAZ, UYARIR

Bir de dostluk meselesi var.

Bugün dostluğu, aynı masada oturmak sanıyoruz.

Aynı fotoğraf karesine girmek…

Aynı sofrada görünmek…

Aynı insanları tanımak…

Oysa dostluk bunlardan çok daha ağır bir sorumluluktur.

Dostunuz yanlış yapıyorsa söyleyeceksiniz.

Kırılacağını bilseniz de söyleyeceksiniz.

Çünkü gerçek dost, sizin hoşunuza giden cümleyi değil, duymanız gereken cümleyi söyler.

Sürekli alkışlayan insanın dost olup olmadığını sorgulayın.

Çünkü bazen alkış, dostluğun değil; çıkarın sesidir.

ÇOCUĞUMUZU DA KENDİMİZE BENZETMEYE ÇALIŞIYORUZ

Cibran’ın özgürlük düşüncesini aile hayatına taşıyınca da başka bir gerçekle karşılaşıyoruz.

Çocuğumuz olsun istiyoruz.

Ama nasıl bir çocuk?

Bizim istediğimiz mesleği seçsin.

Bizim istediğimiz hayatı yaşasın.

Bizim doğrularımızı kabul etsin.

Bizim hayallerimizi gerçekleştirsin.

Sonra da çocuğumuza:

“Sen özgürsün.”

diyoruz.

Bu özgürlük değil.

Bu, sevgi adı altında kurulmuş bir vesayet.

Çocuğu sevmek, onun hayatını yönetmek değildir.

Onun kendi yolunu bulmasına izin verebilmektir.

Cibran’ın düşüncesi burada bugünün ebeveynine de, yöneticisine de, topluma da aynı soruyu soruyor:

“Seviyor musun, yoksa sahip mi olmak istiyorsun?”

SOSYAL MEDYADA HERKES İYİ İNSAN!

Bir de şu sosyal medya âlemine bakalım.

Herkes adaletli.

Herkes vicdanlı.

Herkes yardımsever.

Herkes vatansever.

Herkes dürüst.

Ama bir haberin altındaki yorumlara bakıyorsunuz; insan insana söylemediğini bırakmıyor.

Bir başkasının acısı üzerinden eğleniliyor.

Bir insanın hatası, bütün hayatının hükmüne dönüştürülüyor.

Bir yanlış yapanın düzelmesine fırsat vermeden linç başlıyor.

Sonra aynı insanlar birkaç saat sonra:

“İyilik kazansın.”

diye paylaşım yapıyor.

İşte Cibran’ın bize söyleyeceği şey tam burada saklı:

İyiliği paylaşmak başka, iyi olmak başka.

CİBRAN BUGÜN YAŞASAYDI…

Cibran bugün yaşasaydı ne yazardı?

Belki makam sahiplerine şunu sorardı:

“Sizi sevenler sizden mi yana, makamınızdan mı?”

Belki yöneticilere:

“Liyakat dediğiniz şey, size yakın olmayanlar için de geçerli mi?”

Belki siyasetçilere:

“Halkı dinliyor musunuz, yoksa yalnızca size alkış tutanları mı?”

Belki gazetecilere:

“Gerçeği mi yazıyorsunuz, yoksa insanların duymak istediğini mi?”

Belki bize, sıradan insanlara ise çok daha basit bir soru sorardı:

“Kendinizden memnun musunuz?”

İşte en zor soru bu.

Çünkü insan başkasının kusurunu bir dakikada bulur.

Kendi kusuruna gelince yıllarca susar.

CİBRAN'IN ASIL MESELESİ

Cibran’ın asıl meselesi aşk değildir.

Sadece özgürlük değildir.

Sadece dostluk değildir.

Sadece insan değildir.

Onun asıl meselesi, insanın kendisiyle dürüst bir hesaplaşma yapabilmesidir.

Çünkü dünya değişsin istiyoruz.

Siyaset değişsin.

Yöneticiler değişsin.

Toplum değişsin.

Komşumuz değişsin.

Eşim değişsin.

Çocuğumuz değişsin.

Herkes değişsin!

Ama bir tek biz aynı kalalım.

İşte Cibran’ın aynası buna izin vermiyor.

VE SON SÖZ…

Makam geçer.

Para geçer.

Şöhret geçer.

Alkış geçer.

Kalabalık geçer.

Bugün peşinizden koşanların bir kısmı yarın başka bir kapının önünde olabilir.

Bunların hiçbiri kalıcı değil.

Kalıcı olan, insanın geride bıraktığı izdir.

Bir insanın ardından:

“İyi bir makam sahibiydi.”

demekten daha değerli bir cümle vardır:

“İyi bir insandı.”

Cibran’ın bütün hikâyesini belki de bu iki cümle arasındaki farkta okumak gerekir.

Çünkü makam sizi tanıtır.

Para sizi görünür kılar.

Güç size kapılar açar.

Ama karakteriniz yoksa hiçbirisi sizi insan yapmaya yetmez.

Ve şimdi, yazının sonunda o aynayı masanın üzerine bırakıyorum.

Bakmak isteyen baksın.

Ama dikkatli bakın.

Çünkü o aynada başkasını değil, kendinizi göreceksiniz.

Pervasızca söyleyelim: İnsan başkasını kandırabilir; makamını, çevresini, hatta toplumu bile… Ama kendi vicdanını kandıramaz.

İşte Cibran’ın aynası tam da burada başlıyor.