Bazı soruların cevabını hemen bulamıyoruz.
Bazen birini severken, onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini, bizimle kalıp kalmayacağını düşünürken kendi sesimizi duyamaz hâle geliyoruz.
Kendimizden biraz uzaklaşıyor, fark etmeden hayatımızın merkezine başkalarını koyuyoruz.
Oysa sevgi, insanın kendisinden vazgeçmesi değildir.
Bunu anlamak için biraz yürümem gerekiyordu.
Akşehir’in sokaklarında yürümeye devam ettim.
Yolum Akşehir Batı Cephesi Karargâhı Müzesi’ne düştü.
Orada durdum.
Bu şehirde yalnızca aşklar, ayrılıklar, evler ve eski hikâyeler yaşanmamıştı.
Bir ülkenin kaderine dokunan insanlar da bu sokaklardan geçmişti.
Atatürk’ün ve Millî Mücadele’nin izlerini taşıyan bu şehirde, geçmişin yalnızca hatırlanan bir şey olmadığını düşündüm.
Bazı geçmişler vardır.
Sana kim olduğunu hatırlatır.
Bazıları ise sana kim olabileceğini gösterir.
Bir zamanlar burada insanlar büyük bir belirsizliğin içinde kararlar vermişti.
Henüz sonucu bilmiyorlardı.
Yolun nereye çıkacağını bilmiyorlardı.
Ama yine de yürümüşlerdi.
O an kendi hayatımı düşündüm.
Ben de çoğu zaman geleceği bilmediğim için korkmuştum.
“Ya olmazsa?”
“Ya kaybedersem?”
“Ya yeniden kırılırsam?”
Sonra fark ettim:
Cesaret, sonucu bilmek değildi.
Sonucu bilmeden yürüyebilmekti.
İnsanın kendi hayatındaki en büyük mücadele de buydu.
Dışarıdaki bir savaşı kazanmak değil…
Kendi içindeki korkunun seni yönetmesine izin vermemek.
Müzenin önünden ayrılırken içimde garip bir his vardı.
Bu şehir bana geçmişi gösteriyordu.
Ama geçmişe dönmemi istemiyordu.
Sanki sessizce şunu söylüyordu:
“Hatırla. Ama orada yaşama.”
Bir süre sonra Akşehir Gölü’ne doğru gittim.
Gölün karşısında durup uzun süre hiçbir şey söylemeden baktım.
Gökyüzü suyun üzerinde sessizce uzanıyordu.
Su…
Gökyüzü…
Toprak…
Işık…
Bir an sınırların kaybolduğunu hissettim.
Sonra Nasreddin Hoca’nın göle çaldığı mayayı düşündüm:
“Ya tutarsa?”
Gülümsedim.
Hayat da biraz böyleydi.
Seviyoruz.
Güveniyoruz.
Umut ediyoruz.
Sonucunu bilmeden hayatımıza bir maya bırakıyoruz.
Bazen tutuyor.
Bazen tutmuyor.
Ama insan yine de deniyor.
Çünkü hayat kesinliklerden değil, ihtimallerden oluşuyor.
Hayatın bana öğrettiği şeylerden biri de buydu:
Belirsizlik her zaman bir tehdit değildi. Bazen henüz göremediğimiz ihtimallerin alanıydı.
Her şeyi önceden bilmek zorunda değildik.
Bazen sadece bir adım atmak gerekiyordu.
Güneş yavaşça batmaya başladı.
Akşehir’in üzerine akşam inerken sokaklar sessizce kendi hâline döndü.
Bir çocuk annesinin elinden tutup eve gidiyordu.
Uzaklardan bir ezan sesi yükseliyordu.
Hayat devam ediyordu.
Ben de yürümeye başladım.
Bu kez bir yere yetişmek için değil.
İçimde uzun zamandır sessiz kalan yere doğru…
Yıllardır taşıdığım korkuların, soruların ve yarım kalmışlıkların aslında beni eksiltmediğini fark ettim.
Bütün mesele, kendimi yeniden hatırlamaktı.
Çünkü iyileşmek, içimizdeki bazı tarafları susturmak değildi.
Korkmuş hâlimizden utanmak değildi.
Geçmişteki kendimizi küçümsemek hiç değildi.
Bazen iyileşmek, bütün o eski hâllerimizin yanına oturup:
“Ben buradayım.”
diyebilmekti.
Akşehir’in sokaklarında eve doğru yürümeye başladım.
Bu kez adımlarım daha sakindi.
Artık bir yere yetişmeye çalışmıyordum.
Birinin beni tamamlamasını beklemiyordum.
İlk kez şunu hissediyordum:
Ben tamamlanmayı bekleyen bir parça değildim.
Ben, kendi bütünlüğünü hatırlayan biriydim.
Evin kapısına geldiğimde anahtarı elimde tuttum.
Bir an durdum.
O gün Akşehir’in hafızasında yürürken, aslında kendi hafızamın içinden de geçtiğimi düşündüm.
Geçmiş bana kim olduğumu hatırlatmış, hayat ise kim olabileceğimi göstermişti.
Anahtarı çevirdim.
Kapı açıldı.
Ve o an anladım:
Bazen bir şehrin hafızasında yürürken, insan kendi hikâyesini yeniden okumaya başlar.
Bütün yolların sonunda vardığımız yer bir şehir, bir insan ya da bir geçmiş değildir.
Kendimizdir.





