Ama o tarihin orada kaç asırdır niye durduğunu sormak pek adetimiz değildir. O taşın altındaki hikâyeyi merak etmeyiz.
Çayımızı söyleriz. Manzaraya bakıp bir sigara yakarız. Çekirdeğimizi çitleriz.
Sonra da günü muazzam bir vizyonla kapatırız: "Buraya aslında güzel bir 'kendin pişir kendin ye' tesisi giderdi. Şu terasa iki masa daha atacaksın, bak gör nasıl iş yapıyor!"
Akşehir'in Nefes Borusu: Hıdırlık
İşte tam bu kafayla Akşehir’e yolunuz düşerse, ahalinin sizi ilk yönlendireceği yer neresidir?
Tabii ki Hıdırlık!
Hıdırlık Tepesi dediğin yer, Akşehir’in sadece yüksek bir noktası değildir. Doğrudan ciğeridir, nefes borusudur.
Yazın o kavurucu Konya sıcağında ova insanı evde pişer. "Yandık Allah!" noktasına geldiği an kurtuluşu burada arar. Millet çoluğu çocuğu toplar. Bagajdaki karpuzu, katlanmış kilimi ve semaveri kaptığı gibi soluğu burada alır.
Rüzgâr öyle bir eser ki... Ağaçların yaprakları dumanla dans eder. Siz daha birinci çayı bitirmeden bütün dertlerinizi unutursunuz. Alacak-verecek meseleleri, döviz kuru, geçen seneki taksit krizleri buhar olur gider.
Hıdırlık rüzgârı, zihindeki lüzumsuz ne kadar evrak varsa hepsini uçuran doğal bir terapidir.
Dumanlar ve Çığlıklar Arasında Bir Selçuklu Zarafeti
Ama Hıdırlık sadece mangal dumanı ve serin rüzgârdan ibaret değildir.
Orada, tepenin en güzel köşesinde duran bir yapı vardır. Çam ağaçlarının arasında sessizce bekler. Bütün bu piknik hengâmesine, köfte cızırtılarına ve çocuk çığlıklarına asırlardır bıyık altından gülümser: Hıdırlık Mescidi.
Bakın, Selçuklu mimarisi dediğin şey başlı başına bir zarafet dersidir. Mütevazılığın resmidir.
Adamlar gösteriş budalası değil bir kere. "Şuraya üç katlı beton atalım, cepheye cam giydirelim, üzerine de alüminyum doğrama yaparız" gibi vizyonsuzluklar o zaman icat edilmemiş. Tutup oraya taştan, tuğladan bir mescit kondurmuşlar. Toprağın kendi renginde, küçücük, sıcacık... Ne şatafat var, ne de "Gelin beni görün" diye bağıran devasa kubbeler. Sadece samimiyet var.
13. yüzyıldan beri orada duruyor adamların yaptığı eser. Moğol kasırgalarının Anadolu’yu kasıp kavurduğu o fırtınalı günlerden bu yana ayakta.
Yanından kimler gelmiş, kimler geçmiş… Kim bilir kaç kuşak Akşehirli o mescidin serin gölgesinde soluklandı? Kaç dertli insan gözünü engin Akşehir ovasına dikip iç geçirdi?
"Çay Bahçesinin Fonu Yapmışsınız!"
Peki biz ne yapıyoruz?
Tarihi yapının önünde durup fotoğraf çektiriyoruz.
Ama ne fotoğraf!
Arkaya mescidi alacağız diye uğraşırken kadraja mutlaka bir duman giriyor.
Selçuklu mimarı bugün mezarından çıksa kesin sitem ederdi: "Yahu hemşerim, biz bunu Akşehir’in ruhu olsun diye diktik. Siz tutmuşsunuz çay bahçesinin fonu yapmışsınız!"
Haklı da olurdu hani.
Yine de Hıdırlık Mescidi’nin o kendine has duruşunda insanı terbiye eden bir şey var. Zamanı orada durduruyor sanki.
Aşağıda şehir kendi telaşında akıp gidiyor...Trafik gürültüsü, korna sesleri, emlak fiyatları, geçim derdi, siyaset, mahalle dedikoduları… Herkes bir yerlere yetişme derdinde.
Ama yukarı çıkıp o asırlık taş duvara sırtını verdiğinde anlıyorsun:
Hepsi geçici.
Selçuklu gitmiş, Osmanlı geçmiş, biz de şöyle bir uğrayıp gideceğiz.
Geriye kalacak olan tek şey Hıdırlık’ın o hiç dinmeyen rüzgârı... Mescidin taşlar arasındaki sessizliği... Ve yan masadan yükselen bir dost sesi: "Hadi bir çay daha söyle de öyle inelim aşağıya."
Çınar Altında Bir Soluk
Sözü uzatmayayım...
Daha biraz önce Hıdırlık’taydım. Selçuklu Mescidi’nin yanı başında, o koca çınarın gölgesinde demli bir çay içip şehre döndüm. Rüzgâr hâlâ esiyordu, mescit hâlâ susuyordu ve hayat aşağıda yine aynı telaşla akıyordu.
Siz de bir gün yolunuzu düşürün Akşehir’e. Çıkın Hıdırlık’a, çınar altında bir çay söyleyin, mescidin taşlarına dokunun ve rüzgârı ciğerlerinize çekin.
En azından hâlâ taşın, rüzgârın ve sessizliğin dilinden anlayacak kadar insan kalabilmişiz.