Akşehir’deki Garp Cephesi Karargahı’nda derin bir sessizlik hâkimdi. O kadar ki herkes birbirinin nefesini duyabiliyordu. Haritalar masalara serilmiş, gözler geleceğe çevrilmişti. Odaya giren Mustafa Kemal Paşa, derin bir nefes alarak karşısındaki ahşap masaya oturdu. Paşalarla yaptığı kritik müzakerenin ardından kararlı bir ses tonuyla tarihe geçen o emrini verdi:

— 26 Ağustos sabahı taarruz başlayacaktır.

20 Ağustos 1922 sabahı Akşehir’de yüreklerden kopan o büyük heyecan, kısa sürede tüm şehre ve Anadolu’ya yayıldı. Kurtuluş Savaşı’nın ve nihai zaferin ilk adımları, işte bu mütevazı Anadolu kasabasında atılıyordu.

İşte bu koşullar altında Anadolu’nun bağrında bir maya çalındı. O maya, zafer mayasıydı ve Nasreddin Hoca'nın diyarında, bu güzel Anadolu kasabasında mayalandı.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal’in Nutuk’ta anlattığı gibi; Osmanlı Devleti bitmiş, tükenmiş, ordunun elindeki tüm silahlar alınmış, şehirler işgal edilmiş ve padişahın iradesi teslim olmuştu. Yabancı askerler yurdun dört bir yanına dağılmış; Rum ve Ermeni çeteleri Anadolu’nun her köşesinde pusular kuruyordu. Millet yorgun, yoksul ve umutsuzdu.

16 Mayıs 1919 günü Samsun’a gitmek üzere yola çıkan Gazi Mustafa Kemal, 24 Ağustos 1922 Perşembe günü de Akşehir’den Afyon’a doğru hareket ediyordu. Gazi, kendisini uğurlamaya gelen binlerce Akşehirliye şöyle seslendi:

— Türk milletinin istikbali için pek yakında cepheden muzafferiyet haberi vermek namus borcumuzdur. Dokuz ay on gün boyunca Garp Cephesi Karargâhımız olan bu müstesna yurt beldesi Akşehir; kadınıyla, erkeğiyle ordumuzu bağrına basmıştır. Müteşekkirim. Bu zaman zarfında göstermiş olduğunuz fedakârlık takdire şayandır. Cepheye giden evlatlarınız bu fedakârlığınızı boşa çıkarmayacaktır. Bacılarım, bizlere itimat ediniz. Zafer bizim olacaktır. Maziden atiye kadar bu yurt, her daim Türk milletinin vatanı olarak kalmaya devam edecektir. Aziz Akşehirliler, ordumuzdan dualarınızı eksik etmeyiniz ve dahi haklarınızı helal ediniz. Ya istiklal ya ölüm! Allah’a ısmarladık Akşehirliler...

Mahşeri kalabalığın alkışları, ağıtları ve gözyaşları arasında Gazi Mustafa Kemal Paşa, "Küçük Ağa"nın şehrine veda ediyordu.

Göz açıp kapayıncaya kadar Millî Mücadele kazanılmış, düşman İzmir’de denize dökülmüştü. Artık yeni bir vatan inşa etmenin tam zamanıydı. Her bir yurttaş bu kalkınma seferberliğine ortak olmalıydı ve öyle de oldu. Akşehir’de de kollar sıvanmış, bu yeniden inşa hamlesine gönülden omuz veriliyordu.

Yıllar sonra, Millî Mücadele’nin kalbinin attığı ve zaferin mayalandığı bu topraklarda doğup büyümüş bir araştırmacı-yazar olarak bilgisayarımın başına oturduğumda, üzerimde tarihi bir sorumluluğun ağırlığını hissettim. Bu öykü, Akşehir’in Millî Mücadele’de gösterdiği kahramanlıkları tüm çıplaklığıyla dile getirmeliydi. Çünkü burası yalnızca Anadolu’nun küçük bir kasabası değil, bağımsızlık meşalesinin tutuşturulduğu yerdi.

Akşehir, Cumhuriyet yıllarında da üzerine düşeni yapmış; ülkenin gelişmesine örnek teşkil edecek atılımlar gerçekleştirmişti. Ülkenin ilk özel bankalarından biri bu şehirde kurulmuş, ilk gazetesi Pervasız ismiyle yayın hayatına yine burada başlamıştı. Halkın bilgilendirilmesi ve aydınlatılması amacıyla kurulan gazete, Ahmet Şener’in büyük emekleri ve gayretiyle neşredilmeye başlanmış; zamanla Akşehir ve çevresine ışık saçan bir meşaleye dönüşmüştü.

Lise yıllarımda büyük bir heves ve heyecanla götürdüğüm şiirlerime Ahmet ŞENER Ağabey şöyle bir bakar, tebessüm ederek:

— Yarınki baskıya yetiştirsinler, derdi.

Yine bir gün Pervasız gazetesine yazdığım yeni bir şiiri götürmüştüm. Ahmet Ağabey şiirimi okuduktan sonra:

— Şiirlerin hoş, güzel... Zamanla daha da güzelleşecek, yeter ki sen yazmaya devam et. Bak, senden biraz önce de Tarık abin buradaydı, dedi.

Şaşkınlıkla sordum:

— Tarık Buğra mı?

Ahmet Ağabey gülümseyerek yanıtladı:

— Evet, Tarık Buğra ya! Tarık Buğra’nın gazetemizde yazdığını bilmiyor muydun yoksa?

Bundan kırk yıl kadar önceydi... Sonradan öğrendim ki Tarık Buğra Akşehir’e ziyarete geldiğinde ilk durağı her zaman Pervasız gazetesi ve Ahmet Ağabey olurmuş. Ahmet Ağabey söze devam etti:

— Tarık Buğra Türk edebiyatının usta kalemlerindendir. Kendisi Akşehirlidir; edebiyatımıza hikâye, roman, deneme türünde pek çok eser kazandırmıştır. En büyük eseri de Küçük Ağa’dır. Yazarlığa lise yıllarında başlamış, pek çok zorluğa rağmen inatla yazmaya devam etmiş ve sonunda başarmış azimli bir hemşerimizdir. Gazetemizde de yazıları yayımlanmıştır. Senin de Tarık Buğra gibi usta bir yazar olmanı isterim.

O günden itibaren elimde kalem, omzumda kamera ile kendimi Millî Mücadele’nin izlerini sürmeye ve bu toprakların canlı hafızasını kaydetmeye adadım. İşte o röportajlardan birinde, merhum Hasan Uslu Ağabey ile buluşmuş ve onun ağzından dinlediğim paha biçilmez hatıraları kayda almıştım.

HASAN USLU’NUN HATIRASI

Hasan Uslu, geçmişin derinliklerine dalarak anlatmaya başladı:

— Benim annem ve babam Selanik’te doğmuş. Atatürk onların komşusu ve tanıdığı olurmuş. O sırada Yunanistan’da Türklere karşı büyük eziyetler var; insanları samanlıklara doldurup yakıyorlar, yollarda sıkıştırıp katlediyorlar... Türkler büyük bir baskı altındayken benim dedem Mehmet Latif Bey doktormuş. Kendisi oldukça varlıklı biriymiş ve Yunanlılar onu çok kıskanırmış. Kardeşi ise diş tabibiymiş.

O dönemde Yunanlılar Türklerin buğdaylarını öğütmeyi reddediyormuş. Soydaşlarımız dedeme gelip, "Doktor Bey, biz açız, ekmeğimizi öğütecek yerimiz yok" deyince dedem, "Akan su nerede varsa bana haber verin; o köylerden yer satın alayım, kuracağım değirmenlerde buğdayınızı öğüteyim" demiş. Dediğini de yapmış; yedi ayrı köyde yer alıp değirmenler kurmuş. Müslümanlar artık Yunan değirmenlerine gitmeyince Yunanlıların gelirleri kesilmiş ve dedeme düşman olmuşlar. Bir gün dedemi tehdit edip, "Ağırlığın kadar altın getirmezsen seni öldürürüz" demişler. Dedem istenen parayı götürdüğü hâlde bir gece onu haince katletmişler. O sıralarda amcam da bir kazada vefat etmiş.

Atatürk, babam Rıza ile konuşurken durumu öğrenince:

— Bak Rıza, bu Yunanlılar çok fena... Kayınpederini öldürdüler, şimdi sıra sende. Sen çocuklarını al, ben sizi Türkiye’ye yerleştireceğim, demiş.

Nitekim Mübadele dönemi geldiğinde Atatürk babama:

— Rıza, Yunanistan’daki bütün malını mülkünü yaz, tespit et, öyle gel, talimatını vermiş.

Mübadele kararıyla birlikte bizi Akşehir’in Bermende (şimdiki Savaş) köyüne yerleştirmişler. Bermende’de bize tarla, bağ ve bahçe vermişler. Annem ve babam daha sonra Tekirdağ tarafına geçince Atatürk’le sık sık bir araya gelip istişarelerde bulunmuşlar. Annem, babası doktor olduğu için doğum yaptırmayı ve tıbbi müdahaleleri bilirmiş. Ağabeyi de dişçiymiş zaten. İstiklal Savaşı’nın hazırlık sürecinde Atatürk babamla görüşür, "Türkiye’yi büyük bir kalkınmaya götüreceğim" diyerek planlar yaparmış. Birlikte köyleri dolaşırlarmış. Annem de kapı kapı gezerek kadınlara:

— Siz fanila öreceksiniz, siz eldiven, siz çorap öreceksiniz, siz don gömlek dikeceksiniz... diyerek tüm Trakya’yı örgütlemiş.

Akşamları gizli sevkiyatlar planlanır; kimi yerlere 12 sandık mervi, kimi yerlere 12 sandık silah gelecekmiş. Annem parolanı sorarmış; "Yıldız" derlermiş. Malzemelerin toplanacağı ana merkez Çatalca’ymış. Annem komutanı bulur, "Komutanım, bugün filan yere 12 sandık silah, 12 sandık mermi gelecek... Parola: Yıldız" diye haber verirmiş. Birkaç gün sonra parola "Ay" olur, cephaneler aralıksız yığılırmış...

Bermende’ye yerleştikten bir süre sonra ablalarımdan sonra ben dünyaya gelmişim. Babam büyük bir sevinçle Atatürk’ün yanına gitmiş. Atatürk babamı görünce:

— Rıza, çok sevinçlisin, hayırdır inşallah? diye sormuş.

Babam:

— Allah bana bir oğlan çocuğu bahşetti Atam! Güzeller güzeli; bembeyaz, yeşil gözlü, sarı saçlı... Nasıl sevinmeyeyim? demiş.

Atatürk:

— Adını ne koydun? diye sormuş.

Babam, "Henüz koymadım" deyince Atatürk:

— Bak sana bir şey söyleyeyim... Peygamberimizin bir torunu oldu; tıpkı senin tarif ettiğin gibi çok güzeldi. Müsavere etmişler, bakmışlar en güzel isim nedir: Hasan. Peygamberimiz torununa Hasan ismini koymuş. Sen de oğlunun adını Hasan koy, demiş.

İşte benim adımı Mustafa Kemal Atatürk koymuş...

Aradan zaman geçtikten sonra babamı Ege bölgesine görevli göndermişler. Babam orada bir kalp krizi geçirip bir yere sığınmış ve kendisinden uzun süre haber alınamamış. Atatürk durumu öğrenince İçişleri Bakanını çağırıp:

— Ben Rıza’dan haber alamıyorum. Akşehir tarafına gidin, onun bir oğlu olacaktı; ona mal verin, tarla verin, ev verin, talimatını vermiş.

Yetkililer gelip annemi bulmuşlar. Ben o zamanlar 3-4 yaşlarındaydım. Valinin yanına gittiğimizde Vali:

— Hasan? dedi.

Ben atılıp, "Benim efendim, benim!" dedim. Çocukluktan gelen bir açıkgözlülük işte... Vali Bey:

— Oğlum, sana mal mülk vereceğiz, dedi.

Annem ise vakur bir duruşla:

— Vali Bey, çok teşekkür ederim. Benim malım mülküm var, çok şükür. Yalnız ben Rıza’yı bulamıyorum, bulunması için mahkemeye başvurdum. Ben mal istemem; o malları fakir olanlara, yetimlere, çocuğunu okutamayanlara verin. Onlar çalışsın, çocuklarını okutsunlar, cevabını vermiş.

Vali Bey şaşırıp, "Kızım, bedava vereceğiz, devletimiz veriyor" dediyse de annem:

— Çok teşekkür ederiz, Paşamın ellerinden öperiz. Bana yapacağınız en güzel iyilik Rıza’yı bulmaktır, demiş.

Durumu Atatürk’e ilettiklerinde Gazi Mustafa Kemal Paşa derin bir duygusallıkla:

— Allah Allah! Benim milletim ne kadar tok gözlü... Bedava mal veriyoruz almıyorlar, para veriyoruz kabul etmiyorlar! diyerek milletinin yüceliğini bir kez daha ifade etmiş.

Babamı bu olaydan ancak 15-20 yıl sonra hasta bir vaziyette bulabildik...

Hasan Ağabey anılarını o kadar canlı ve samimi anlatıyordu ki onu hayranlıkla dinlemiş, bir yandan da kameramla bu tarihi anları kaydetmiştim. Kendisine sağlık ve afiyet dileyerek yanından ayrılmıştık. Bugün artık aramızda olmayan Hasan Uslu’yu rahmetle anıyorum; ruhu şad olsun.

Akşehirliler, bağımsızlığa giden yolda cephe gerisinin gizli kahramanları olarak tarihteki onurlu yerini almıştır. Arasta dükkânlarında ordumuza silah ve mühimmat imal edilmiş, evlerde giysiler dikilmiş, cepheden gelen yaralıların bakımı için kadınlarımız 24 saat gönüllü hemşirelik yapmıştır.

24 Ağustos, Akşehirlilerin "Ordumuzu muvaffak et Yarabbi!" dualarıyla dualara durduğu, zaferin ilk adımlarının atıldığı onur günüdür. 24 Ağustos; 26 Ağustos Büyük Taarruz ’un, 30 Ağustos Zaferi’nin ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşunun müjdecisidir.

Tüm bu zaferlerin odak noktası, Garp Cephesi Karargahı’na ev sahipliği yapan Akşehir’dir. Ve bugün aynı gururla haykırıyoruz:

“Cumhuriyetin mayasının çalındığı, zaferin doğduğu ve kurtuluşun başladığı şehir Akşehir’dir!”