Okuyacağınız bu yazıda, 68 li yıllardan başlayarak 80 sonlarına kadar yaşanan; kan, gözyaşı ve en önemlisi yitirilen bir nesilden kesitler, neden böyle oldu ve daha da ileri giderek bizim ülkemizde neden her tarihte bunlar bize yaşatılıyorun sorgulamasını bulacaksınız. Elbette bilgim ve dilim döndüğünce, yaşananlar karşısında benim kişisel yaşadıklarım, okuyup/izlediklerim ve araştırmalarım neticesi yaptığım, analiz ve çıkarımları aktarmaya gayret edeceğim. Aktaracaksında ne olacak diyenleriniz olabilir. Hemen cevaplayayım; en birincisi, genç nesillerimiz olurda bu yazıyı okursa bu fakirin yazdıklarından bir nebze çıkarım yaparlar umudu ya da büyükleri okur buraya uğrama zahmeti göstermeyen çocuklarına belki okuma önerisinde bulunurlar umudu. Böylelikle olayların içinde bir fiil bulunmuş/yaşamış nesiller olarak bizlerde, yeni nesillerin yaşayacaklarına karşı bir farkındalık oluşturabilir miyiz umudu doğurur. İkinci ve önemli mevzu ise yaşananlar karşısında yapılan çıkarımları bu kanal aracılığıyla kayda düşmek. Zira buda bir anlamda yeni nesiller için yine ilk sebebimizi besleyici bir faktördür olarak karşımıza çıkıyor. Yani işin özü; her şekilde, yeni nesillerimizin, bu konulara, uyanık/bilinçli yaklaşmalarını sağlamaktır muradım.

Erdoğan Özbakır üstadımız, Salı günü Pervasız Gazetesinde köşesinden, Akşehir’de başından geçen yaşanmış bir konuya değinmiş. Konu 68-69 yıllarında geçse de günümüze de bağlamak mümkün. Bende bu anı yazısını, Pervasız Gazetemiz kadar kıymet verdiğim, Tarih Sayfalarında Akşehir platformunda paylaşma gereği duydum. O paylaşıma, bu yazının başında değindiğim, yaşadığım olayla bağ kurabileceğim iki ayrı yorum aldım. Birisi bahsi geçen yılları yaşadığını düşündüğüm, Kerim Ece’den, diğeri ise bu olayları yaşamamış ama hep duymuş/dinlemiş ve merak eden, Dursun Solmaz’dan. Burada çok uzatmamak adına merak edenler, bahsi geçen yorumları ve bu yorumlara benim verdiğim cevapları bu yazının peşinden dönüp okuyabilirler.

Yaşadığım olaya gelirsek, İstanbul’da yaşıyorum ve otuz sekiz yıldır İstanbul inşaat mühendisleri odasına kayıtlıyım. İki yılda bir başkan ve yönetim kurulu seçilir. 14 Şubat tarihinde kongremiz, 15 Şubat tarihinde de seçimlerimiz yapıldı. Ülkemizde her alanda olduğu gibi maalesef bu sivil toplum kuruluşlarına/meslek odalarına da siyaset nüfus etmiştir. Ben otuz sekiz yıl boyunca sol tandanslı bir meslek odası yönetimi ile müşerref oldum. Bu 15 Şubat tarihinde 42 oy farkla 42 yıl sonra yönetim el değiştirdi ve sağ tandanslı bir yönetim iş başına geçti. Ne var bunda demokratik bir seçim olmuş ve bir başka aday kazanmış diyebilirsiniz haklı olarak. Bende tam sizin gibi düşünüyorum. Ama gel gör ki Erdoğan hocamın yazısı ve ona gelen yorumlarla bu olayı örtüştürmeme ve bu yazının yazılmasına aracılık eden mevzu tamda bu noktada düğümleniyor. Neden bizler bu oluşumların peşine, olanca gücümüzle yani bedenimizi/ruhumuzu yetmedi malımız/mülkümüz/paramızla(eğer varsa !) düşüyoruz? Ve hatta yeri geliyor canımızı bile feda ediyoruz, sağlığımızdan oluyoruz. Çok faktör var elbette. İşte ben bu yazıda bunca yıl yaşadıklarımdan yaptığım çıkarımlardan bahsedeceğim sizlere.

12 Mart öncesi çocuktum ama 12 Eylül öncesi neler olup bittiğini çok iyi biliyorum. Bu ikisi arasında geçen yaklaşık on yıl zarfında, ülkede neler olduğu, neler yaşandığını bir fiil bende yaşadım. Yani sağ-sol çatışmasının ülkeyi getirdiği kaotik durumu, öncesini, sonrasını bir fiil yaşadım. Bu kaotik olayların üstüne yapılan; analizleri, gerçek bilgileri bire-bir, duyduk/dinledik/okuduk ve elbette bu olaylar karşısında bir fikrimiz oluştu.

İşte bu yazı; olaylardan ziyade, neden bu olaylar bizim ülkemizde yaşandı/yaşatıldı ve aslına bakarsanız da günümüzde kılık değiştirerek yaşanmaya/yaşatılmaya çalışılıyor sorusunun cevabını arayan/bulmaya çalışan, kısacası olayın analizini yaparak, öncelikle genç nesillerin bu konulara karşı çok daha bilinçli yaklaşmalarını sağlamak için kaleme alınan bir yazıdır.

Yukarıda bahsi geçen İmo İstanbul seçimleri, aradan kırk yıl /elli yıl geçse de bizlerin, şehir gözetmeksizin ülke insanı olarak, bu sağ/sol kaotik yapılanması içinde debelenmemize sahne olduğu gerçeğini tekrar hatırlattı bana. Peki neden bu kısır döngünün/fasit dairenin içinde döndürülüyor ülke insanımız. Neden ? Tamda da bu noktaya değinmek istiyorum. Bize faydası olmuş mu bu “kayıkçı kavgasının”. Yoksa hep bizim canımızı, malımızı en önemlisi nesillerimizi mi budamış? Birbirimize düşman kesilmemize mi sebep olmuş ve en önemlisi ülkemizin/insanımızın yol almasının önünde bir engel olarak mı çıkarılmış?

Amaç çoğumuzun bildiği gibi ve fakat çoğumuzun da göz ardı ettiği gibi, “böl ve yönet politikaları” değil midir? Yurttaşları birbirine düşür, geç karşısına seyret ve amacına ulaş. Hani devamlı temcit pilavı gibi ağzımızdan düşürmediğimiz, “bir olalım, diri olalım” nakaratı neden burada fayda vermiyor? Ee neden olacak ben ona kendimce bazı tabirler yakıştırıyorum, ister sizde aynı kelimeleri kullanın, isterseniz kendi sözcüklerinizi, tamamı aynı kapıya çıkar. “sağcı-solcu”, “ilerici-gerici” vs. yaftalamalarla yılların yılı bu oyunu kuran ve karşısına geçip izleyenlerin piyonu/askeri ne derseniz deyin oyuncağı oluyor, yılların yılı uyutuluyoruz da ondan. Hiç kimse bu oyun kurucuların oyununa gelmese, aklını başına devşirip “bu vatan bizim, bu topraklar bizim, biz yedi düvele karşı hep birlikte omuz omuza mücadele vermişiz, bu kaynakları birlikte kullanalım, dünyada ileriye gitmiş kaç ulus varsa onların üstüne bile çıkabiliriz” dese. Tabii sözle değil icraatla. O zaman bak bakalım bizim bileğimizi bükecek bir dünya devleti karşımıza çıkabilir mi ? Ama biz ne yapıyoruz mecliste kavga, meslek odasında kavga, pazarda kavga, çarşıda kavga kısaca biri birimizle itişip, kakışarak, sürtüşerek, bu oyun kurucuların tuzağına düşüyoruz. Bu satırları okuyanlar belki diyeceklerdir yaa sende yapma bunlar hep mi “dış mihrakların işi”. Yani bu nakarat ne zaman bitecek? Bu şehir efsanesine bir son verin diyenleriniz çıkacaktır aranızda. Ama iş öyle değil sevgili okurlar. Bu toprakların binlerce yıllık geçmişine bakarsanız, bu topraklarda bu kaynaklar savaşlarla el değiştirmiş. Şimdi de özellikle ikinci dünya savaşı sonrası; artık savaşma/asker gönderme, içten fethet, böl/parçala/yönet, içerden ülke insanını fişekle, ülke insanını parayla satın al ve ülkenin kaynaklarını kendine çevirerek amacına ulaş politikaları güdülüyor. Konu çok derin elbette. Bunun farkındayım/farkındasınız. Yıllardır bu yazdıkların; yazılıyor/çiziliyor/söyleniyor, kitaplarda/gazetelerde/televizyonlarda/filmlerde ama nafile diyebilirsiniz. Evet ama şunu hiçbir zaman unutmayalım ki bizler “umut” etmezsek yaşam anlamsız hale gelir. Tüm kötülüklere; başta kaynakların bölüşümü konusu olmak üzere, adalet arayışından tutun, tüm haksızlıklara karşı bizlerin, ülke insanının tek vücut olması gereği vardır. İşte ancak o durumda her alanda “bir olalım diri olalım” sözünün içini doldurmuş oluruz.

Yukarıda bahsi geçen konuları, yazının okunabilir uzunlukta olması adına, 70'lerde ve günümüzde yaşadığımız olayları örnekleri ile açıklayacağım iki ayrı devam yazısı daha yazacağım. Zira konu sırf teorik tabanda kalsın istemiyorum. Yaşanmış örneklerle yapılan analizin, haklı taraflarının olduğunu da açmak istiyorum.

Bu yazı, konuya bir giriş mahiyetinde olmuş olsun. Yalnız şu kadarını yazıp kalan somut delilleri/örnekleri, devam yazılarına saklıyorum. Bu yazdıklarımın en açık delili; bile isteye ülke insanının yine ülke insanına kırdırıldığını, 12 Eylül’ün hemen akabinde, birinci ağızlardan yapılan açıklamalarda gizlidir. Meraklı okuyucu/yurttaş, araştırıp kayıtlardan(kitap/gazete/dergi/film/video kayıt) bu yazdığımın ispatına ulaşabilir. Şimdilik bu kadarını ifade edeyim ve bu ilk yazıya nokta koyayım.

Yazının sonunda, bu köşeden size seslendiğim diğer yazılarımın çoğunda olduğu gibi, sanat/şiir/şarkı sözü paylaşarak yazıyı bitirmek istiyorum. Zira yazıda ele aldığımız konu, takdir edileceği üzere ağır bir konu. O havayı bir nebze dağıtma adına yazıya verdiğim başlıktan bahsetmek isterim. Şöyle ki,

Konuyu ancak üç ayrı yazı ile sunabileceğimi düşündüğümden, yazıların başlığını ne koysam diye düşünüyordum ki, seksenli yıllardan doksanlı yıllara neredeyse on-on beş yıl boyunca yüzlerce kere dinlediğim, bir Zülfü Livaneli klasiği olan “Zor Yıllar” şarkısı imdadıma yetişti. Livaneli’nin, 1986 yılında çıkan “Zor Yıllar” albümünün ilk yüzünden üçüncü şarkıdır bu şarkı. Sözleri kendisine ait olan şarkının, müziklerindeki iniş çıkışlarda muhteşemdir. Anlayacağınız bu yazı serisinin başlığına, Livaneli'nin bu kült şarkısı esin kaynağı oldu. Yazıyı okuduktan sonra Livaneli’nin kendi yorumundan şarkıyı dinlemenizi öneririm. Şarkının sözlerine gelirsek,

ZOR ZOR YILLAR

Acılardan bir türkü düşünce yüreğine

Yetmiyor sevda sözleri yaralanmış ömrüne

Sığınaklar aramak kederli şarkılarda

Biraz daha yitip gitmek yıpranan dostluklarda

Yaralayan sözler sözler gibi

Silinmeyen izler izler gibi

Birbirini gözler gözler gibi

Zor, zor yıllar

Uykusuz gecelerde sarıveren kaygılar

Kuşkuyla gözlediğin o ölüm dolu sokaklar

Eksildi ömrümüzden umut dolu o yıllar

Siz miydiniz, bizler miydik yorgun düşen kuşaklar

Yaralayan sözler sözler gibi

Silinmeyen izler izler gibi

Birbirini gözler gözler gibi

Zor, zor yıllar…

Sonuç: Dostluk, kardeşlik, arkadaşlık, dayanışma hiç bitmesin. Umut hep var olsun.