Bir 5-10 Temmuz gününün sonlarındayız. Uzun bir yaz var daha önümüzde. Akşehir’de Ağustos’ta sıcak olur. Eylül’ün on beşine kadar sürer gider sıcaklar.
Onu bekliyorum. Gelecek. Bir bardak çayımı içtim. Bir öğrenci kardeşim geldi. Boş bardağı aldı. Tekrar bir çay daha ısmarladım kendime. Onu göreceğim; çocukluk mutluluklarını, sevinçlerini, belki de şu arkam sıra duran bugünün Çıtır Pastanesi’nin önünden geçerken açık kapılarından balkonunun hâlâ demirleri görünen Uzay Sineması’nın film bitimi yanıma çay içmeye gelecek, çocuk mutluluğu ile heyecanla filmi anlatacak. Onu bekliyorum.
İçtiğim ikinci çay bardağında kederlerle bir dünyada kalacağım. O beni görmeyecek. Sonra yandaki Güvendik Pastanesi’nin önünden geçerken soğuk bir dondurma külahı ile geçeceğim. Onu bekliyorum; herkes önümden geçti de o geçmedi. Yüzüne hasret kaldım. Bayram günleri harçlıksız kalan, bayramlık elbisesi olmayan çocuklar gibi hüzünle kaldım.
Temmuz sıcağında bir ürperme geldi içime. Üşüdüm. Belki onu göremediğim için. Bir soğukluk, bir ürperme. Saat dokuzu geçmiş. Benden başka kimseler yoktu. O da gelmedi. Pastanenin arkasına bir araç zorla park etti. Bir motor sesi dünyayı kapladı. Bir adam uzun süreli bakarak geçti. Tanıdık mıydı? Yoksa bana mı öyle geldi? Sabah saatleriydi. Arasta esnafının dükkân kepenklerinin açılış sesleri geliyordu. Dershaneye birkaç öğrenci geldi.
Yüz binin üzerinde bir şehirde yaşıyorum ve beklediğim o kişi gelmedi. Hâlâ kendimi yalnız ve mutsuz hissediyorum. Bazen insan kendisini mutsuz hissediyor. Şu an benim hissettiğim gibi. Sanki o gelmezse içimdeki sevinçler, mutluluklar, kederler hep benimle kalacak ve ince belli çay bardağının verdiği sıcaklık ve mutluluk kadar bir mutluluk bile vermeyecek.
En sevdiklerimizden, dostlarımızdan ve arkadaşlarımızdan kaçtığımız günlerde bile onu bekleriz. Nedense gelmez!
Gün gelir ki eş dost, kardeş kardeşe, karı kocaya, sevgili sevgiliye hasret kalır. Oysa ki ne kadar ortak yanlarımız varken o kadar da ayrı dünyalardayızdır. Bekleriz hep. Benim onu beklediğim gibi.
Bazen insana bir hüzün gelir. Bu, havanın açık, güneşli ya da yağmurlu, karlı olması ile alakalı bir şey değildir. O anlarda bakarsın ki beklediğin gelmeyince şu oturduğun ağacın yaprakları, şu az ötede pastaneden dondurma alıp annesinin elinden tutarak yürüyen çocuk, sıcağın alnında köşede kıvrılan köpek, her şey ama her şey gözünde çirkinleşir.
Yalnız insanın içinde de umut olmalı. Saate bakıyorum; on bire doğru geliyor. Fakat beklenen yine gelmedi.
Gelmediyse ne yapmalı? Çay ocağına yürüdüm. Parayı uzattım.
“Üstadım, bu çaylar bizden olsun!” dediler.
O gün kaç çay içtim, hatırlamıyorum.
Sinemaya girecektim, olmadı; pastane olmuş, ya Saray Sineması, yazlığı… Düğün Salonu… Park’a ne olmuş?
Bir sinemaya girmeli. Ön sıralara oturmalı. Öğle sıcağında uyur uyanık film makarasının tıkırtısını duymalı...
Anıt Alanında bayramlık sevinçleri tatmalı…
Beklenen gelmedi. İçimde hâlâ bir umut: Ne belli, belki de yolda karşılaşırdık.





