Ama bazen fark etmeden hayatımızı kendimizi ispat etme çabasına dönüştürürüz.
Bir tartışmada son sözü söylemek isteriz. Bir ayrılığın suçlusunu bulmaya çalışırız. Bizi incitenleri zihnimizde defalarca yargılarız.
Geçmişte verdiğimiz kararların doğruluğunu kanıtlamaya uğraşırız. Çünkü içten içe, anlaşılmanın bizi iyileştireceğine inanırız.
Oysa çoğu zaman olan tam tersidir.
İnsanın omuzlarına en ağır gelen yük, taşıdığı acılar değil; yıllarca sırtında taşıdığı "Ben doğruydum." cümlesidir.
Atalarımızın söylediği gibi, "Haklı olmak başka, hakikat başka." Bazen doğru tarafta dururuz ama bunun bize huzur getirmediğini çok sonra fark ederiz.
Tam da bu yüzden aklıma Babam ve Oğlum geliyor. Film boyunca yıllarca taşınan kırgınlıkların, gururun ve söylenemeyen cümlelerin nasıl koskoca bir ömrü gölgelediğini izleriz. Çünkü bazen insanı tüketen şey yaşadıkları değil; vazgeçemediği duygulardır.
Hayat bir mahkeme salonu değildir. Günün sonunda kimsenin eline "Kazandınız." yazan bir karar verilmez. İnsan bazen davayı kazanırken kendini kaybeder.
Önemli olan, ne kadar doğru olduğumuz değil; bunun bize neye mal olduğudur.
Bir ilişkiyi...
Bir dostluğu...
Yılları...
Hatta bazen kendi neşemizi...
Kendimizi ispat etmeye çalışırken kaçırdığımız en önemli şey ise şudur: Hayat bizi değişebildiğimiz ölçüde büyütür.
Çünkü olgunluk, her tartışmadan galip çıkmak değildir. Gerektiğinde egoyu sessizce bir kenara bırakabilmek, "Burada ben de farklı davranabilirdim." diyebilmektir. Bu cümle insanı küçültmez; tam tersine özgürleştirir.
Belki de en güçlü insanlar, en çok konuşanlar değil; iç huzurunu haklı görünmekten daha değerli görebilenlerdir.
İnsan bazen bir adım geri çekildiğinde kaybetmez.
Asıl o zaman kendine yaklaşır.
Peki ya siz… Bugün ispat etmeye çalıştığınız şey, gerçekten hayatınızdan daha mı değerli?





