Önce rahmetli belediye başkanı Cevdet Köksal’dan salon ve ses düzeni için izin aldık sıra hazırlıklara davetiye bastırmaya geldi. Bulduğumuz bir fotoğrafı çoğaltmak için matbaa aradık, fotokopi gibi bir teknoloji olsa kolay olacaktı ama yok işte! O yıllarda aynı zamanda Akşehirspor’un da futbolcusuyum rahmetli Mustafa Tozbastıran yöneticimiz birbirimizi çok severiz ve matbaaya indik. Fotoğrafı kendisine gösterdik oturduğu yerden gözlüklerinin üstünden bakarak merakla sordu: “Bu kim?” desek ki Nazım Hikmet ikimizi de sopayla kovalayacak o an aklıma bir yalan geldi:
“-Abi bu arkadaşımın amcası”
“-Ne olacakmış? 500 tane amca resmini, ne yapacakmış?”
“-Amcasını çok seviyormuş... falan-filan” desek de inanmadı ama beni de kıramadı, tamam dedi.
Günü geldi siparişimizi teslim aldık ama arkası boş! Çare4siz hepsinin arkasına tek tek elimizle yazdık:
“Nazım’ı anma gecesi filan akşam saat 20.00’de Belediye Düğün Salonu”nda...
O yaşta herkes okulunda ders çalışır bizim yaptığımız işe bak!...
İş yeni başladı, davetiyeleri nasıl ve kime dağıtacağız?
Bildiğimiz en azından demokrat sandığımız herkese verdik...
O gece salonda merakla bekliyoruz, kimse gelmezse ne olacak? Program saati yaklaşınca yavaş yavaş dolmaya başladı salon, en arka tarafta aşina olmadığımız tipler var ama tanımıyoruz kim olduklarını, bilmiyoruz da, başladık:
“-O mavi gözlü bir dev’di minicik bir kadın sevdi... Arada yaşamdan bazı kesitler sunuyoruz sonra ard arda şiirler...”
Salonda alkış yok lakin arka sıralardan önce homurtular sonra hep beraber söyledikleri:
“-Komünistler Moskova”ya feryatları yükseldi.
“-Tam işte şimdi sıra dayak yememize geldi” derken, o ana kadar sessizce oturan ön sıradakiler ayağa kalkıp en arkadaki gruba;
“-Defolun buradan” diye bağırmaya başladı.
Polis onların hepsini aşağıya indirdi. İş bitmedi tabii ki! O gruptan bazıları fırlattıkları taşlarla bazı camları kırdılar sonra da dağılıp gittiler. Biz de alkışlar için de kaldığımız yerden programa devam ettik...
İyi de biz şimdi eve nasıl gideceğiz? İlgili kişilerin tahmin ettikleri gibiydik yani boş değildik, her çeşit ön hazırlığı yapmışız!.. Kucaklarımızda kellelerimiz karanlık sokaklara girdik, bir Ali götürüyor beni eve sonra ben Ali’yi. Bu süreç uzun süre devam etti!
İlerleyen günlerde birkaç olay çıktı o kişiler ocaklarını kurdular bazı yıldırma işi yapsalar da yılmadan yola devam ettik.
Bir gün yalnız denk getirdikleri Ali’yi 5-6 kişi İşbank yakınından kovalamaya başladılar ama arkadaşım çok iyi koşardı; önde o, arkada diğerleri lokantaya giren kardeşim Ali’yi ustaya bir omuz vurup elindeki döner bıçağını kaptığı gibi geri dönüyor ve bu defa dünya tersine dönüyor. Önde o grup kovalayan Ali Küçüktop da en arkada. Ali Dilsiz bağırıyor: “Bıçağımı ver ulan ver bıçağımı...”
Bu anlattığım olay belki de ilk terörün başlangıcı oldu.
1980 an ki günlerine kadar çoğalarak devam etti şimdi her iki gruptan çoğu öldü, ben ise her görüşe saygılı, çoğu kişiyle dost olarak yürümeye çalışıyorum.
Aradan 50 yıl geçmiş sanki hiç bir şey yaşanmamış gibi...





