Bir asker mesleğine işte bu sözlerle başlar.
Daha yolun başında, vatan, cumhuriyet ve vazife uğruna hayatını seve seve feda edeceğine namusu üzerine yemin eder.
Toplumda yıllardır tekrar edilen bazı kalıplaşmış sözler vardır:
“Asker üşümez.”
“Asker yorulmaz.”
“Asker korkmaz.”
“Asker ölmez.”
Belki bunlar motive etmek için söylenmiştir. Belki moral vermek için dillere yerleşmiştir. Ama hakikat şudur: Asker, üşümeyeceğine ya da korkmayacağına değil; bütün bunlara rağmen görevini yapacağına yemin eder.
Çünkü asker de üşür.
Asker de yorulur.
Asker de korkar.
Asker de ölür.
Zira asker bir robot değil, bir insandır.
O da bir annenin evladıdır…
Bir eşin hayat arkadaşıdır…
Bir çocuğun babasıdır…
Bir kardeşin canıdır…
Üzerindeki üniforma ona şeref verir; ama onu kurşun geçirmez yapmaz.
Onu soğuğa, acıya, korkuya ve ölüme karşı bağışık kılmaz.
O üniforma tarih taşır, onur taşır, sorumluluk taşır; ama insanı insan olmaktan çıkarmaz.
Asıl mesele de burada başlıyor…
Çünkü kahramanlık, korkusuz olmak değildir.
Kahramanlık; korkuya rağmen ileri yürüyebilmektir. Tehlikeyi görüp geri çekilmemek, Ölüm ihtimalini bilip vazifeye devam etmek,
Kendi canını ikinci plana atıp; vatanı, milleti, bayrağı, görev arkadaşını ve geride bıraktıklarını her şeyin önüne alabilmektir.
İşte askeri farklı kılan şey de tam da bu aslında: İnsani zaaflarına rağmen vazifesini terk etmemesi, ona verilen sorumlulukları canı pahasına yerine getirmesidir.
Kahramanlık çoğu zaman yanlış anlaşılıyor bence;
Çünkü toplum, cesaret ile düşüncesizliği, farklı bir deyişle aptallığı sık sık birbirine karıştırıyor. Oysa aradaki fark net…
Cesaret, insan ruhunun en asil ama aynı zamanda en bıçak sırtı duygularından birisidir. “korkusuzluk" hali değil, bir şuur ve irade meselesidir. Cesareti aptallıktan ayıran temel fark ise, içinde barındırdığı amaç ve muhakemedir. Cesaretin kaynağı sevgidir; bu, vatan sevgisi, millet sevgisi, hakikat sevgisidir.
Bu konuda güzel bir söz var;
“Akılla taçlanmamış cesaret, sadece bir parlamadır; akıllı cesaret ise bir meşaledir."
Aristoteles, cesareti; korkaklık ile delice atılganlık (aptallık) arasındaki "altın orta" olarak tanımlar. Ona göre akıl süzgecinden geçmemiş bir atılganlık gerçek cesaret değildir.
Platon da cesareti, "neyin korkulacak şey olduğunu bilme bilgisi" olarak görür; yani işin içine "bilgi" ve "akıl" girmediğinde bu sadece hayvani bir içgüdüden ibaret kalır.
Akılla desteklenmeyen cesaret, sadece düşüncesiz bir atılganlıktır. Gerçek cesaret ise muhakeme ile birleşmiş iradedir.
Bugün toplumda hâkim olan anlayış ne yazık ki biraz farklı:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
“Ben karışmayayım.”
“Başım derde girmesin.”
“Benden uzak olsun da kime giderse gitsin.” düşüncesinde…
Kimse sorumluluk almak istemiyor. Kimse risk almak istemiyor. Daha da kötüsü kimse bedel ödemek istemiyor. Hep başkalarından bekliyor.
Hal böyle olunca bu anlayış; yanlışı görüp susan, haksızlığı görüp başını çeviren, zulme şahit olup sessiz kalan bir toplum üretiyor maalesef.
Böyle bir toplumda ise görevini ya da görevi olmadığı halde kimsenin cesaret edemediğini yapan herkes olağanüstü görünmeye başlıyor ve hemen kahraman ilan ediliyor.
Bir itfaiyeci yangına girip hayatını kaybettiğinde kahraman diyoruz.
Bir polis sivilleri korurken şehit olduğunda kahraman diyoruz.
Bir asker vatan nöbetinde can verdiğinde kahraman diyoruz.
Evet, elbette ki onlar kahraman…
Ama sadece öldükleri için değil başkalarının kaçtığı yere gittikleri için. Çünkü kahramanlık ölümle değil, sorumluluk almakla başlar.
Askerlikte kahramanlık yalnızca savaşmak değildir.
Bazen ateş altındaki arkadaşını sırtında taşımaktır.
Bazen sivilleri korumak için kendini siper etmektir.
Bazen herkes geri çekilmeyi düşünürken ileri çıkmaktır.
Bazen de baskı altında dahi doğru olanı savunabilmektir.
Gerçek kahramanlık çoğu zaman sessizdir. Gösterişsizdir. Reklamsızdır. Çünkü gerçek kahramanlar yaptıkları fedakârlığı anlatmaz, övünç konusu yapmazlar; yalnızca vazifelerinin gereğini yaparlar.
Bana göre, kahraman olmak yalnızca ölmek de değildir. Doğruları söylemek, haksızlığa karşı çıkmak, menfaat uğruna eğilip bükülmemek, emanete sahip çıkmak, bazen de herkes susarken tek başına doğruları söylemektir.
Sonuç olarak;
Kahramanlık, korkusuzluk değildir. Kahramanlık; korkuya rağmen vazifesini yapabilmektir.
Cesaret, düşüncesizce ateşe atılmak değildir. Cesaret; bedelini bilerek doğru olan için yürümektir.
Canından kıymetli değerler olduğuna inanabilmektir. Bu yüzden asker; ölmek için değil, gerekirse ölmeyi göze alarak yaşatmak için vardır.
Çünkü bazı insanlar yalnızca hayat sürmez; gerekirse bir millet yaşasın diye kendi hayatını ortaya koyar.
Unutulmamalıdır ki:
Bir millet, kahramanlarını yalnızca savaşta değil; sorumluluk alan, bedel ödeyen, doğruyu savunan her ferdinde yaşatır.
Çünkü bazı insanlar yaşarken insan, davranışlarıyla ise bir milletin vicdanı olurlar.
Vatan uğruna canını feda etmek, sadece bir toprak parçasını savunmak değildir. Bu; geçmişin mirasını, geleceğin umudunu ve geride kalanların onurunu koruma iradesidir. Bir fidanın dev bir çınar olması için toprağa can vermesi gibi, kahramanlar da bir milletin ebediyeti için kendi ömürlerini o toprağa emanet ederler.
Kahramanlar ölmez; çünkü onlar birer isim değil, birer bayraktır. Bayrak ise asla yere düşmez.
Bu hissiyatla; 15 Temmuz'un yıl dönümünde, vatanın bağımsızlığı, milletin iradesi ve cumhuriyetin bekası uğruna canını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle yad ediyorum. Onların gösterdiği cesaret, bu toprakların sonsuza dek meşalesi kalacaktır.
Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle,
Saygı ve sevgilerimle,
Tolga YUVALI
Sizden Birisi





