Kaygı geliyor; hemen ondan kurtulmaya çalışıyoruz. Hüzün geliyor; “Böyle hissetmemeliyim.” diyoruz. Öfkelendiğimizde kendimizi suçluyor, korktuğumuzda güçsüz olduğumuzu düşünüyoruz. Sanki güçlü olmak, hiç kötü hissetmemekmiş gibi…

Oysa belki de mesele duygularımızı yok etmek değil, onlarla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmektir.

Duygularınızı bir misafir gibi düşünün.

Kapınız çalındı. Açtınız. İçeriye hüzün geldi. Ona “Hoş geldin.” dediniz. Bir süre oturmasına izin verdiniz. Onunla kavga etmediniz, onu kovmaya çalışmadınız. Ama ona evin tapusunu da vermediniz.

Çünkü hüzün siz değilsiniz.

Kaygı siz değilsiniz.

Öfke siz değilsiniz.

Korku siz değilsiniz.

Bunlar sadece içinizden geçen yaşantılar…

Tıpkı gökyüzündeki bulutlar gibi.

Bazıları beyaz ve hafiftir. Bazıları karanlık ve ağırdır. Bazıları gökyüzünü tamamen kaplar. İnsan o anda güneşin bir daha doğmayacağını zanneder. Fakat biraz sonra bulut hareket eder.

Hiçbir bulut gökyüzünde sonsuza kadar kalmaz.

Duygular da böyledir.

Bugün sizi boğan kaygı, yarın aynı şiddette olmayabilir. Şu an dayanılmaz görünen üzüntü, zamanla başka bir şekle dönüşebilir. Öfkeniz diner, korkunuz azalır, içinizde yeniden bir ferahlık oluşur.

Fakat biz ne yapıyoruz?

Bulutla kavga ediyoruz.

“Git!” diyoruz.

“Böyle hissetmemeliyim.”

“Ben neden böyleyim?”

Ve bazen duygunun kendisinden daha fazla acıyı, onunla mücadele ederken üretiyoruz.

Belki de kendimize söylememiz gereken daha basit bir cümle var:

“Şu anda bunu hissediyorum. Ve bu duygu da geçecek.”

Duygunu inkâr etme. Ama onun söylediklerinin hepsine de inanma.

Çünkü her duygu bir gerçeği değil, bazen yalnızca o anki iç dünyanı anlatır.

Kendine izin ver.

Hisset.

Fark et.

Karşıla.

Ama sonra yoluna devam et.

Çünkü duyguların misafirindir; hayatının sahibi değil.

Görüş ve eleştirileriniz benim için önemli

[email protected]