Ağustos sıcağı dediğin öyle sıradan bir sıcak değildir. İnsanı ayakta kavurur, beynini eritir. Termometreye bakıyorsun, cıva kırkı bulmuş. Kırk ne demek, bilmem anlatabiliyor muyum? Kırk derece sıcakta insanın mantık melekeleri buharlaşır. Geriye sadece "Ben bu dünyaya niye geldim?" sorusu kalır.
Televizyondaki spiker de pek pişkin: "Ağustos’un bu son haftasında sıcaklar iki-üç derece daha artacak; yaşlılar ve kalbinden sorunu olanlar sokağa çıkmasın."
Yahu zaten dışarısı fırın gibi! Aklı olan evde vantilatörün karşısına geçer. Karpuzunu keser, kaderine razı olur.
Ama hayat öyle mi ya? İşe gidilecek, ekmek parası kazanılacak...
Üstelik bir de yazısız edemeyen, kelimelerle başı belada olan biz zavallılar var. Sıcaktan beynin erimiş, kâğıt üstünde akıl yürütmeye çalışıyorsun. Kalem tutan parmakların terden kayıyor. Mürekkep, alnından damlayan terle kâğıda karışıyor.
İnsan Akşehir'in sıfır gölgesinde, kırk derecede kelâm üretebilir mi? Üretiyor işte, mecburiyetten!
Dışarısı cehennem, cebin parasız. Parasız adamın şehir sıcağındaki hali, fırına sürülmeyi bekleyen tepsi böreğinden hallicedir. Kaçacak yerin yoktur.
Kahvehaneye gitsem diyorsun; bir yanda sigara dumanı gözünü yakar. Diğer yanda tavla pulunun "şak-şuk" sesiyle beyninin tası atar. Okey masasında "Okeye gidiyorum!" diye bağıran dayının harareti zaten ortamı beş derece daha ısıtır.
İşte tam o anda; fukara dostu, klimalı olmasa da gölgeli, taş duvarlı eski sinemalar girer devreye.
Bizim gençliğimizde Akşehir'de sinemaya gitmek sadece film izlemek değildi. Ağustos sıcağında ve o bunaltıcı yazma stresinde aklı başında kalma mücadelesiydi.
Saray Sineması vardı, Uğur vardı, Uzay vardı... Bulvarda boy gösterirlerdi. Girişine devasa bez afişler asarlardı.
Afişte Cüneyt Arkın abimiz, karşısındaki elli kişiyi aynı anda dövüyor. Kartal Tibet desen, Tarkan olup kurduyla Bizans’ı kovalıyor. Biz de içeride tahta koltuklara kurulmuşuz; hem serinliyoruz hem de memleketi kurtarıyoruz.
Film tam en heyecanlı yerinde kopar. Salondan anında koro halinde o tarihi nida yükselir: "Film koptu Maviliii!"
Makinist yukarıdan cambaz gibi atlar. Filmi yapıştırır, hayal perdesi yeniden açılır. Ne gürültü vardı ne patırtı...
Sonra ne mi oldu? Televizyon denilen o kutu evlere girdi, sinemaların canına okudu. 80’lerin sonunda sinemalar kapanınca biz ne yaptık dersiniz?
Çare tükenmez; pastanelere taşındık!
Evet, yanlış duymadınız. Pastanelerde video kaset izleme devri başladı. Pastacı uyanık tabii... "Filmin ilk yüzünde üç çay ya da bir gazoz içmek mecburidir" şartını koymuş.
Salonda iğne atsan yere düşmüyor. Millet kasetin ikinci yüzünü izleyeceğim diye göbeğini çatlatır. Pastacı 15 dakikada bir çay servisiyle cüzdanları hafifletir.
Şimdi bakıyorum da... O taş binaları teker teker yıktılar.
Saray Sineması’nın yıkılışını izlerken içim cız etmişti. Önce çatı kiremitlerini söktüler. Sonra locaları, balkonları yerle bir ettiler. Sanki sinemayı değil de gençliğimizi yıkıyorlardı. Duvarlarda kalan son birkaç film afişi de molozların arasında kaybolup gitti.
Bugün klimalı, ultra lüks AVM sinemaları var diyorlar. Gidiyorsun; ne tahta koltuk gıcırtısı var ne de o film makarasının tatlı tıkırtısı. Popcorn kokusundan film izleyebilirsen öp de başına koy.
Sıcak yine aynı Ağustos sıcağı... Elimde kalem, kâğıtla ter içinde kalmış, geçmişi zapt etmeye çalışıyorum.
Ne o eski sinemalar kaldı ne de gazoz kokulu pastane akşamları. Biz de işte böyle, kırk derece sıcakta, eriyen beyin hücrelerimizle eski günleri anıp avunuyoruz.
Akıl ve mürekkep işte, sıcaktan nereye kaçacağını şaşırıyor!





