Günümüz Türk şiirinin önde gelen şairlerinden biridir Ahmet Çuhacı. Daha lise yıllarında şiir deyip yollara düşmüş, koca bir ömrü şiire adamıştır. Yetmiş küsur yaşında, hâlâ şiirle yatıp şiirle kalkmaktadır. Yazdığı yüzlerce şiirini; Karanfil Çeliği, Kuşla Çiçek Arası, Beş Harfli Alfabedir Sevgi, İki kişilik Mektuplar, Arasta, Bana Bir Türkü Söyle, Şiir’cikler adlarını verdiği kitaplarında toplamıştır.

Çuhacı’nın şiirleri daha ilk birkaç dizede okurunu sarıp sarmalar. İnsandır anlattıkları; insanın, insaniliğin, toplumsal gidişatın bin bir türlü halleridir. Sevgi, barış, aşk, doğa temaları vazgeçemediğidir. Kuşlar, çiçekler, çocuklar sıkça karşımıza çıkar onun şiirlerinde. “Çiçek koparan, çocuk öldürmüş sayılır” der bir şiirinde.

 “Kepenek döveriz keçeden, dört yanı çığşırım çiçek

Bingöl köylüklerinde bir çobanın yamacında durur

Koşum düzeriz meşinden, dört yanı çığşırım kuş

Tutar kız kaçırır oğlan, atının terkisinde

dağlara vurur

Derler ki;

Kız, oğlandan çok ata, attan çok koşumlara vurulmuştur.”

Sanki Dede Korkut hikâyelerinden kopup gelmiş duygusu uyandıran bu dizeler Ahmet Çuhacı şiir evreninin bir özeti gibidir. İnsanın insanla, insanın doğayla ilişkisi anlatılırken, özellikle insan emeğinin baş tacı edilmesi vurgulanır bu dizelerde.

Şairin Arasta adlı kitabında yer alır bu bölüm. Eserde binlerce yıl babadan oğula, ustadan çırağa geçirilerek yaşatılan esnaflık kültürümüz gözler önüne serilir. Bu kültürün kahramanları Kalaycı Topal Selim, Demirci Çolak Hayrani, Tüfekçi Kör Necip, Helvacı Şaban, Saraç Osman, Yorgancı Taci ve daha niceleridir. Onların ürettikleri anlatılır eserde, döktükleri alın terleri… Ne yazık ki -adına teknoloji diyelim, gelişme diyelim, ne dersek diyelim- bu gidişat karşısında yenik düşmüştür esnaflık. İşte, yok olmanın eşiğine gelmiş bu koca kültüre, yakılan bir ağıttır Arasta! Semih Taytak tarafından da belgeseli yapılan eser, Çuhacı’nın baş yapıtıdır bence ve Akşehir üzerine yazılan yapıtların olduğu kadar, Türk şiirinin de en başta gelenlerindendir.

Yüzlerce şiirinden pek çoğu, bestelenmiştir Çuhacı’nın. Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Hasret Gültekin, Banu, Coşkun Demir -kimileri sözüyle, kimileri hem sazı hem sözüyle- o şiirleri havalandıran sanatçılarımızdır. Bir de Akşehirli sanatçı kızımız Hacer Yıldırım… Bu sanatçıların konserlerinde, yaptıkları radyo ve televizyon programlarında hep söylenegelmiştir Ahmet Çuhacı eserleri. Hele hele Zülfü Livaneli’nin, Ankara Hipodromunda verdiği konserde, Sevda Değil’i beş yüz bin kişiye hep bir ağızdan söyletişi, hâlâ gözümün önündedir.

Çuhacı’nın eserlerini en çok besteleyen ve okuyan bir diğer önemli sanatçımız ise onun can dostu Şahabettin Genç’tir.

İkisi de bir zamanlar okudukları Akşehir Lisesi’ne, 70’li yıllarda öğretmen olarak atanırlar. Şehabettin Genç, Matematikçi, Çuhacı Felsefecidir. Gün gün dostluk, arkadaşlık derken, “Sanat” denilen o tılsımlı güç, onları ayrılmaz bir ikili yapar. Çuhacı’nın dilinden söz, Şehabettin’in elinden saz düşmez. Canım Can Çekişmede, Sevgi Kuşun Kanadında, Kızımın Adı Sevgi, Bana Bir Türkü Söyle, Biçare, Hele Yaz Gelsin ve daha niceleri bu dostluğun ürünleridir.

Derler ki, Ahmet derste şiir yazar, Şehabettin de teneffüste onları besteler…

Kimileri tevatür dese de ben bunun doğru olduğuna inanırım. Çünkü şiirin ne zaman yazılacağının, bestenin ne zaman yapılacağının belli bir yeri, vakti saati olmaz ki…

Alın onlarla ilgili bir hikâye daha:

BU MEMLEKET BİZİM BU MEMLEKET BİZİM

12 Eylül sabahı…  Ahmet’in, bir şiirinde dediği gibi, “çocukların ve karıncaların uyduğu saatlerde, gecenin kör karanlığında” darbe olur. Sabah haberi duyunca şairimizin kâğıda döktüğü şu dizeler, gelecek günlerdeki yaşanacakların habercisidir adeta:

                “….

Dost diye bildiğim

Yalvar yakar olduğum,

Yollarına öldüğüm

Kuşların vurulduğu zamandır şimdi

Geçmişin, geleceğin

Kurdun, kuşun böceğin,

Tuz ile ekmeğin

Harman olup yoğrulduğu zamandır şimdi.”

Ve 12 Eylül sıkı yönetiminin 1402 belası! Ülkemizin on binlerce aydını; mesleğinden, yerinden yurdundan olur. Bu fırtınadan öğretmenlerimiz Çuhacı’yla Şehabettin Genç de hisselerine düşen payı alırlar. Güneydoğu’muzun illerine sürgün edilirler.

O gün hikâyemizin kahramanı olan bu iki dost, Akşehir İstasyonunda, üzerinde Kurtalan yazılı tren vagonundadırlar. Düdüğüyle işaret verince istasyon şefi, demir tekerler dönmeye başlar raylar üzerinde. Döndükçe de metre metre, kilometre kilometre uzaklaşırlar sevdiklerinden, memleketlerinden.

Kâğıda kaleme sarılır Ahmet:

 “Akşehir’in ardı dağlar,

Koyuvermez ki beni yollar,

Yeşil mavi güllü bağlar,

Sar yükünü düş yollara”

Bu sözleri okur da durur mu Şehabettin, alır sazı eline, perde perde  yakar türküyü:

 “Gelinim var iki canlı

Günlerim karardı kaldı

Gelinimde gönlüm kaldı

Sar tütünü düş yollara.”

Ben bu hikâyeyi kimselerden duymadım. Bu olanları, Çuhacı’nın şiirleri fısıldadı benim kulağıma!

Fondip Notları kitabında yer alan kısacık şiirlerinin birinde der ki Çuhacı, “Aynayı kazırsan sır/insanı kazırsan kir çıkar.” Ben de derim ki; şiir bu, biraz üstü kazınırsa altından ne hikâyeler çıkar, ne hikâyeler...

Güzel kentimizin bu yüzleri aydın, yürekleri daha bir aydın iki kardeşimize selam olsun!

Okur dostlarıma derim ki, gelin bir Çuhacı şiiri okuyun, okurken düş dünyanızda oluşan hikâyeye kaptırın kendinizi. Hele bir de Şehabettin Genç’in sazı ve sesi yankılanırsa yanı başınızda…