O yazımda, dışarıdan bakıldığında göz kamaştıran, gösterişli cepheleriyle dikkat çeken ancak güvenliği konusunda ciddi soru işaretleri barındırabilen binaları ele almıştım. İnsanların ev satın alırken mutfak dolaplarına, seramiklerine, manzarasına ve dış cephesine gösterdiği özeni, binanın taşıyıcı sistemine ve depreme dayanıklılığına da göstermesi gerektiğini vurgulamıştım.
Aradan yalnızca beş gün geçti.
6 Şubat 2023 sabahı, Kahramanmaraş merkezli depremlerle ülkemiz, tarihimizin en büyük acılarından birini yaşadı.
O günlerde bir arama kurtarma gönüllüsü olarak ekip arkadaşlarımızla birlikte Hatay'a ulaştık. Yıkılan binaların arasında çalıştık, enkaz altında yaşam mücadelesi veren insanlara ulaşmaya gayret ettik. Daha birkaç gün önce satırlara döktüğüm endişelerin sahada nasıl acı gerçeklere dönüşebildiğine bizzat şahit oldum.
Keşke o yazıyı yazmakta haksız çıksaydım. Keşke dile getirdiğim endişeler hiçbir zaman karşılık bulmasaydı.
Bugün ise aynı konuyu yeniden gündeme getirmek istiyorum.
Çünkü takvimler değişse de bazı alışkanlıklarımızın yeterince değişmediğini görüyoruz.
Yeni konutlar yükseliyor, şehirler büyüyor, modern yaşam alanları oluşturuluyor. Elbette bunlar sevindirici gelişmeler. Ancak kendimize sormamız gereken önemli bir soru var:
Binalarımızın görünüşüne verdiğimiz önemi, güvenliğine de veriyor muyuz?
Bir ev satın alırken kaçımız binanın zemin etüdünü merak ediyoruz? Kaçımız yapı ruhsatını, taşıyıcı sistemini, kullanılan malzemenin niteliğini veya yapı denetim sürecini sorguluyoruz?
Çoğu zaman geniş balkonlar, şık mutfaklar, modern asansörler ve gösterişli dış cepheler kararlarımızda belirleyici olabiliyor. Oysa bir binanın gerçek değeri yalnızca sunduğu konforla değil, içinde yaşayan insanlara sağladığı güvenlikle de ölçülmelidir.
Ne yazık ki bugün çevremize baktığımızda, yıllar önce eski yapım teknikleriyle inşa edilmiş, ekonomik ömrünün sonuna yaklaşmış ve gözle yapılan ilk incelemelerde dahi ciddi yıpranma belirtileri gösteren binalarla karşılaşabiliyoruz.
Üstelik bu yapıların bazılarında, depreme dayanıklılıkları konusunda gerekli teknik incelemeler yaptırılmadan yalnızca dış cephe mantolaması ve boya işlemleriyle yetinildiğini görüyoruz. Elbette mantolama, enerji verimliliği açısından önemli bir uygulamadır. Ancak unutmamak gerekir ki bir binanın dış cephesini yenilemek, o binanın depreme dayanıklı olduğu anlamına gelmez.
Bir binanın çatlaklarını, yıpranmış yüzeylerini veya yaşlanmış görüntüsünü kapatmak, altında bulunabilecek yapısal sorunları ortadan kaldırmaz. Üstelik dışarıdan görülen her çatlak tehlike işareti olmadığı gibi, gözle görünür bir sorun bulunmaması da binanın güvenli olduğunu kanıtlamaz. Bu nedenle özellikle eski ve yıpranmış yapılarda, yetkili uzmanlar tarafından gerekli teknik incelemelerin ve depreme dayanıklılık değerlendirmelerinin yapılması büyük önem taşımaktadır.
Bir binaya mantolama yaparak yeni bir görünüm kazandırabiliriz; ancak makyaj yaparak onu depreme dayanıklı hâle getiremeyiz.
Asıl önemli olan, binalarımızın nasıl göründüğü değil, ne kadar güvenli olduğudur.
Üstelik mesele yalnızca yeni bina yapmakla bitmiyor.
Mevcut yapılarda gerçekleştirilen bilinçsiz tadilatlar, taşıyıcı sistemlere yapılan izinsiz müdahaleler, ertelenen kontroller ve önemsenmeyen teknik uyarılar da üzerinde ciddiyetle durmamız gereken konular arasında.
Bazen küçük bir değişiklik olarak görülen işlem, mühendislik açısından önemli sonuçlar doğurabiliyor. Bir duvarı kaldırmak, bir kolona müdahale etmek ya da binaya projede öngörülmeyen ilave yükler eklemek yalnızca mülk sahibini değil, aynı yapıda yaşayan herkesi ilgilendiriyor.
Burada sorumluluk sadece müteahhitlerin, mühendislerin veya denetim kuruluşlarının omuzlarında değil. Ev sahibi olarak, kiracı olarak, yönetici olarak ve toplumun bir ferdi olarak hepimize görev düşüyor.
Elbette bir binanın dış cephesinin güzel olması yanlış değil. Evlerimiz estetik, kullanışlı ve konforlu olsun. Ancak bütün bunların öncesinde güvenli olsun.
Çünkü güvenlik, bir binanın sonradan eklenen özelliği değil, daha temeli atılırken başlayan sorumluluğudur.
6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yılı aşkın zaman geçti. O günlerde hepimiz çok önemli dersler çıkardığımızı söyledik. Yapı güvenliğini konuştuk, denetimlerin önemini vurguladık, ihmallerin nelere mal olabileceğini gördük.
Peki bugün o dersleri ne kadar hayatımıza geçirebildik?
İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele bu.
Afet bilinci yalnızca yıl dönümlerinde hatırlanacak bir konu olmamalı. Depreme hazırlık, yaşanan acılardan sonra birkaç hafta gündemde kalıp ardından unutulacak bir sorumluluk değildir.
Asıl başarı, yaşanan felaketi unutmamak kadar, aynı yanlışların tekrar edilmesini önleyebilmektir.
Üç yılı aşkın süre önce “Süslü Mezarlar” diyerek dikkat çekmeye çalıştığım mesele, bugün de önemini koruyor. Ancak bu kez geçmişin acılarını yeniden anlatmaktan çok, geleceği nasıl daha güvenli inşa edebileceğimizi konuşmamız gerektiğine inanıyorum.
İstiyorum ki insanlarımız evlerine güvenle girsin, çocuklarımız güvenli okullarda eğitim alsın, ailelerimiz yaşadıkları binaların sağlamlığından emin olabilsin.
Bunun yolu korkudan değil; bilimden, mühendislikten, doğru uygulamalardan, etkin denetimden ve toplumsal bilinçten geçiyor.
Unutmayalım, bir binayı güzel gösteren dış cephesi olabilir. Ancak onu gerçekten değerli kılan, içerisinde yaşayan insanlara sunduğu güven duygusudur.
Güzel cepheler inşa etmek kolay olabilir. Asıl mesele, o cephelerin ardında güvenli yarınlar inşa edebilmektir.
Kalın sağlıcakla, afetsiz günler dileğiyle...





