Şurası bir gerçek ki; bugüne kadar Akşehir'de yapılagelen etkinliklerin içeriğine bakıldığında; kavramsal olarak neredeyse tamamının festival havasında gerçekleştiği aşikardı. İşte tamda bu noktada, festival ile şenlik arasında ki farkı iyice ortaya koymakta sanırım fayda bulunmaktadır.
Festival ve şenlik kelimeleri günlük dilde ve yazışmalarda eş anlamlı sözcükler olarak birbirinin yerine yazılıp kullanılmaktadır. Türk Dil Kurumu'na (TDK) göre her iki kelime eş anlamlı olarak görülse de; uygulamada kullanım alanları, ölçekleri ve kurumsal yapıları itibarıyla aralarında belirgin farklar bulunmaktadır.
Festival kelimesi Fransızca kökenli bir kelimedir. Şenlik kelimesinin kökeni ise Türk Dil Kurumunca (TDK) Türkçe olarak kabul edilir. Ancak farklı bir görüşe göre, etimolojik olarak bakıldığında; "şen" sözcüğü; Orta Farsça şēn ve Avestaca şi- / şiti- (yerleşmek, ikamet etmek, kalabalık olmak),Ermenice şen (meskûn, mamur, köy), kelimeleriyle ve köken olarak Hint-Avrupa dillerindeki tḱey- (yerleşmek) köküyle bağlantılı ortak bir İrani/Eski Anadolu kaynağına dayanmaktadır. Kaynaklarda ki açıklama bu yöndedir. Türkçe'de zamanla "kalabalık, canlı, mamur" anlamından hareketle neşeli ve eğlenceli anlamını kazanmıştır...
Literatüre göre; şenlik ve festival arasındaki temel farkın ne olduğuna bakıldığında; o etkinliğin festival ya da şenlik kapsamında olup olamayacağını belirleyen kriterlerin; etkinliğin kapsamı, yerel ya da ulusal ve/ veya uluslararası nitelikte olup olmadığı, sürekliliği, ölçeği, yeri, zamanı ve planlama düzeyi gibi hususlarla yakından ilgili olduğunu görürsünüz..
Buna göre, şenlik; daha çok yerel düzeyde icra edilen belirli bir mahallenin, köyün veya küçük toplulukların bir araya gelerek eğlendiği, geleneksel veya samimi kültürel etkinlik ya da kutlamalar olarak kabul görmektedir. Farklı farklı bölge, yöre ve köylerde yapılagelen Yörük şenlikleri ile Türkmen Şölenleri ve Edirne'de yapılan Kakava Hıdırellez Şenlikleri'ni buna dair bariz örnekler olarak gösterebiliriz... Şenlik daha dar kapsamlı bir etkinliktir. Festival ise ulusal veya uluslararası özelliği bulunan; tarihi, saati, programı, sanatçıları ve süresi önceden profesyonelce planlanan, ne zaman yapılacağı da her daim önceden bilinen daha büyük çaplı organizasyonlardır. Film, müzik, tiyatro ya da yöresel bir tema; örneğin bağbozumu, deve güreşleri, sanat veya gastronomi üzerine geniş katılımla düzenlenebileceği gibi; bir çarşı, bir yerin ünlüsü, filozofu, yerel ve evrensel değeri; tıpkı Nasreddin Hoca'sı gibi, o şehirle ismi bir arada anılan simge veya özdeş isimler adına da festival düzenlenebilir...
Bir zamanlar festival olarak kutlaması yapılan Nasreddin Hoca etkinlikleri neden artık festival adı altında yapılmıyor? Diye sorulabilir. Bunun nedenlerinden biri olarak festival kelimesinin Fransızca kökenli olması da gösterilebilir.. Konuya diyalektik metotla yaklaşıldığında ise; şenlik kelimesinin de TDK'ca Türkçe kökenli bir kelime olarak kabul gördüğü aşikar olmakla birlikte, diğer bir görüşe göre de "şen" sözcüğünün kökeninin Türkçe olmadığı da ileri sürülebilmektedir. Kaldı ki bu tür gerekçelere de ayrıca takılıp kalmamak da gerekiyor. İçerik olarak daha çok literatürde ve uygulamada kabul gören kavramsal değerleri öncelikli olarak göz önünde bulundurarak baz almak, sanırım daha yerinde olacaktır.
Malum, Nasreddin Hoca adına düzenlenen şenlik ya da festivaller günümüzde Türkiye'de iki yerde yapılmaktadır. Biri doğduğu yer olan Sivrihisar'da festival adı altında, diğeri ise hayatı ve fıkralara konu yaşamını ve hayatının olgunluk dönemini geçirdiği, öldüğü ve o meşhur türbesinin bulunduğu Akşehir'de, şenlik olarak yapılmaktadır...
Bakıldığında, Nasreddin Hoca adına birden fazla yerde festival düzenlenemeyeceğine dair aksi yönde bir kuralın olmadığı da açık ve net olarak görülecektir. Ona bakarsanız; farklı tanımlamalarla, her iki şehirde de, farklı tarihlerde festival düzenlenmesi, Nasreddin Hoca'yı daha da yüceltecek ve O'nun daha çok özümsenmesine vesile olacaktır.
Nasreddin Hoca Şenlikleri festival boyutunda ülkemizde ilk kez 21 Haziran 1959 tarihinden itibaren Akşehir'de kutlanmaya başlamıştır.1959 yılını izleyen bir kaç yıl sonrasında ise daha yüksek katılımın sağlanabilmesi bakımından etkinlik tarihi 5-10 Temmuz arasına çekilmiş ve günümüze kadar da bu tarihler arasında yapılagelmiştir.
1959 yılında Nasreddin Hoca ve Turizm Derneği tarafından şenlik kutlaması organize edilmiş ve ünlü yazar Aziz Nesin’in de katılımıyla açılan bir kitap sergisiyle ilk kutlaması yapılmıştır. 1973 yılından itibaren de uluslararası statü kazanarak sonrasında festival boyutunda kutlanmaya başlamıştır. Üstelik Akşehir'de yapılanı, Türkiye'nin belki de en eski festivallerinden biridir.
Eskişehir'in Sivrihisar ilçesinde düzenlenen Uluslararası Nasreddin Hoca Kültür ve Sanat Festivali ise ilk kez 30 Haziran 2017 tarihinden itibaren kutlanmaya başlamıştır.
Aslında şöyle bir bakıldığında; Akşehir'de şenlik adı altında son zamanlarda düzenlenen etkinliklerin bile ulusal ve uluslararası düzeyde, geniş kapsamlı, planlama ve organizasyonu ciddi düzeyde gerçekleşen, sürekli tekrarlanan ritüelleri olan etkinlikler olduğu açık ve net ortadadır. Dolayısıyla, Akşehir'de her sene 5-10 Temmuzda düzenlenen etkinliğin şenlikten öte festival tanımlamasıyla yapılması gerektiği tezi gerçeklik kazanmaktadır. Kanaatimce de, statü olarak festival tanımlaması; Akşehir'de yapılan Nasreddin Hoca etkinliğine daha uygun düşmektedir...
Kaldı ki festival için herhangi bir Bakanlık Onayı'da gerekmemektedir. Düzenleyici ve karar verici rolünü Akşehir Belediyesi'nin üstlendiği etkinliğin tertibinde, Nasreddin Hoca ve Turizm Derneği ile koordineli hareket edilmekte; STK'ların da katılımıyla geniş kapsamlı komiteler oluşturulmaktadır. Sadece yerel yönetimin vesayet denetimine tabi olduğu Mülki Amirlik'ten etkinlik için rutin bir Onay alınması yeterli görülmektedir...
Bu arada, Nasreddin Hoca, her ne kadar Akşehir ile özdeş bir filozof, bilge bir halk insanı olarak daha çok kabul görmekte ise de; malum Hoca'nın doğduğu Hortu köyü Sivrihisar'dadır. Son yılların gelişen rol model çağdaş kenti Eskişehir'in de ilçesi olması sıfatıyla Sivrihisar'da da farkındalık yaratmak ve turizmi geliştirmek maksadıyla Nasreddin Hoca adına kültür ve sanat festivali düzenlenmektedir...
Nasreddin Hoca, hepimizin sahiplendiği, fıkra ya da hikayeleriyle tanınan, bilinen evrensel bir ortak değerimizdir de aynı zamanda;
En eski, Ebu'l Hayr-i Rumi'nin Sarı Saltuk menkıbelerini anlatan Saltukname'sinden tutun, Ankara DTCF kitaplığındaki İsmail Saib yazmalarına, Oxford'da Bodleien Kitaplığı yazmalarından Gronibgen yazmalarına; British Museum yazmalarından başlayıp Berlin Devlet Kütüphanesi'nde ki yazmalara; Paris Devlet Kitaplığında ki Lami Çelebinin yazmalarından; Cambridge ve Leyden yazmalarına; Tahmasıp'ın Azerbaycan derlemelerinden Bahai'nin (Veled Çelebi) derlemelerine ve Wesselski'nin1911'de yayınlanan 2 ciltlik yapıtına kadar; ülkemizde de yapıtlarıyla bilinen Abdülbaki Gölpınarlı'dan Pertev Naili Boratavlı'ya, Eflatun Cem Güney'den İ. Hakkı Konyalıya kadar uzanan çizgide; Türkiye dışında ise, Balkanlardan İran'a; Kırgız, Kazak ve Doğu Türkistan diyarlarına kadar; Nasreddin Hoca geleneği ile ilişkili Cuha hikayelerinin yayıldığı Arap ülkelerinden Malta'ya ve İtalya'nın güneyine, İspanya'ya kadar uzanan (16. ve 18 yüzyıl arası) eski dünyanın neredeyse hemen her yerinde, en eski el yazmalarında, türlü eserlerde Nasreddin Hoca ve fıkralarının izlerini görebilirsiniz. Sadece el yazmalarında mı? Sözlü anlatı geleneğinde ve taş basma yazmalarda dahi Nasreddin Hoca hikayelerini, fıkralarını ve esin kaynağı olmuş diğer anlatıların izlerini her yerde görebilmek mümkündür...
Nasreddin Hoca, salt Anadolu'da değil, daha öte diyarlarda da içselleştirmiş, Türk dünyası halklarının ortak bir halk kahramanı olarak kendi kültürlerine uyarlanarak yaşamaya ve yaşatılmaya devam etmiştir: Azerbaycan halkının gönlünde Molla Nasreddin; Kazakların benliğinde Koja Nasreddin ve Özbek halkının ruhunda ise Nasreddin Efendi olarak vücut bulmuştur...
Akşehir ile özdeş 1959'dan bu yana düzenlenen Nasreddin Hoca Festivallerinin başladığı ilk anından günümüze intikal eden, hiç şaşmadan tekrar edegelen bazı ritüelleri vardır. Bu ritüellerin onun adına düzenlenen başka bir festival kapsamında yer alması mümkün değildir. Olsa da etik düşmez. Zira dünyaca kabul görmüş türbesi ve fıkrasında maya çaldığı göl sadece Akşehir'dedir.
Gelin bu ritüelleri bir kez daha anımsayalım;
Akşehir'de yapılan her Nasreddin Hoca Festivali arifesinde Hoca'nın türbesine temsili Yarenlerle gidilir ve Nasreddin Hoca yattığı yerden ahivari söylemlerle uyandırılır, bu söylemlerin bitiminde türbenin arkasından birdenbire ortaya çıkıveren temsili Nasreddin Hoca oradaki ahaliyle selamlaşıp kucaklaşır ve eşeğine bazen ters, bazen düz binerek kalabalıkla birlikte şehrin merkezine doğru yol alırdı. Arada bir parmağıyla bir dükkanı ya da bir yönü işaret ederek; "Sağlığımda burada oturup yer, içerdim; sağlığımda bu yoldan giderdim" diye konuşur insanları güldürüp düşündürmeye devam ederdi. Haber bültenlerine bile konu olmuş böylesi bir geleneksel ritüel olsa olsa salt festival kapsamında yer alabilecek ulusal ve hatta evrensel boyutu olan bir ritüeldir...
Nasreddin Hoca Şenlikleri öncesinde her daim konuşulan en önemli konu; o sene kimin ya da hangi ünlünün temsili Nasreddin Hoca kılığına gireceğidir. Herkes bu konuda bir görüş belirtmeden duramazdı.
Bugüne kadar hangi ünlülerin temsili Nasreddin Hoca görevini üstlendiğine bakıldığında; sinema ve tiyatro sanatçılarının başı çektiğini görürsünüz. Şöyle bir hatırlayalım; bu görevi en uzun süre üstlenen usta sanatçı Erol Günaydın olmuştur. Sonrasında Levent Kırca, Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin, Altan Erkekli, Halit Akçatepe gibi diğer ünlü ustalar bu görevi üstlenmiştir. Behzat Uygur, İlker Ayrık, Hasan Kaçan, Şoray Uzun, Çetin Altay, Volkan Severcan, Kadir Çöpdemir, Abdullah Şahin, Ahmet Yenilmez, Deniz Oral, Hüseyin Goncagül gibi ünlülerde temsili Nasreddin Hoca kavuğunu giyenlerdendi. Aralarında en sıra dışı ve farklı vasfıyla; arabesk şarkıcı/türkücü olarak Nasreddin Hocalığa soyunanı ise Metin Şentürk'tü. En sonuncusu ise bu sene (2026'da) temsili Hoca olarak karşımıza çıkan sinema ve tiyatro sanatçısı Müfit Can Saçıntı, oldu.
Temsili Nasreddin Hoca kılığına giren ünlülerin göle maya çalma anları ise etkinliğin en önemli ilk gün ritüeli olarak her zaman ülkemizin önemli tv ve radyo kanallarının vazgeçilmez ana haber bültenlerinin konusu olmuştur. Salt bu sebeple bile bir değerlendirme yapıldığında; ülkenin önde gelen sevilen sayılan sanatçılarından herhangi birinin anılan ritüelleri yerine getirmek üzere temsili Nasreddin Hoca görevini üstlenmesi bile başlı başına etkinliğin festival boyutunda olabileceğinin açık bir kanıtı değil midir?
Ustalara saygımız sonsuzdur. Ama benim gönlümde yer edeni, en muteber temsili Nasreddin Hoca görevini üstleneni, şenliklerin ilk simgesel Nasreddin Hocalarından birisi, babamın da yakın dostu, Akşehir'de de yerel halkın gönlünde renkli kişiliği ile yer eden, sevilen sayılan bir insan, Lütfi Ökesli'ydi...
Daha sonraki şenliklerde ise; Osman Ongun, Erdoğan Özbakır, Selim Güvendik, Mert Ali Başarır ve "Bodi Mehmet" olarak bilinen Mehmet Turgut(Tural) gibi Akşehir halkının önemli isimleri de temsili Nasreddin Hoca görevini üstlenerek bu misyonu sürdürmeyi kendilerine görev addetmişlerdir.
Akşehir Belediyesi Sıra Yarenleri’nde yaren ağalığı görevini yapan, Ali Abik'de pek çok defa fuarlarda ya da televizyon çekimlerinde temsili Nasreddin Hoca olarak başarıyla canlandırmalarda bulunmuştur...
Akşehir insanının günlük yaşantısının özünde mizahın rolü ve esintileri pek çoktur. Şehrin günlük yaşayışında bazen koca bir gün hiciv dolu takılma ve muhabbetlerle gelip geçiverir. Bu durumu tanığı olduğum bir anekdotla örneklendirelim isterseniz;
Lütfi Ökesli, çarşıda karşılaştığında babama takılmadan duramazdı. Her keresinde aynı muhabbet, aynı söylem; "Ne zaman öğreteceksin bana?" diye babama sorar, babamda hep aynı yanıtı verirdi: "Yakında, çok yakında..." Yüzlerinde gizem dolu manidar bir tebessüm, ayak üstü hal hatır sonrası yollarına devam ederlerdi.
-"Ne öğretecekmişsin ki?" diye dayanamayıp sorduğumda, babamın tebessümle verdiği yanıtı duyunca ilkin şaşırmış ve sonrasında da ister istemez ben de gülmeden edememiştim.
"Sövmeyi öğretmemi, istiyor...Ama ben nasıl sövüyorsam, o da aynını istermiş.." demez mi?
Babamın arada bir sövmesi çok farklıydı; asla rencide edecek ve kulağa rahatsızlık verecek tarzda değildi. Yeri gelipte kendine özgü sövgüsünü dile getirdiğinde onun bu sevimli, muzip hali evde hepimizi, hatta son derece titiz ve disiplinli olan annemi bile güldürürdü. Annem bazen, azıcık uyarmak istese de, o da sonunda kendini tutamaz gülmeden edemezdi... Bilen biliyor. Bir insan bu kadar mı güzel söverdi? Bir insana sövgü bu kadar mı yakışırdı. Tabi bize çok sevimli gelen babama özgü, bu usturuplu, ona yakışan tarz bu hoş sövgüleri burada ifade etmem pek doğru olmaz...
Çarşıda, arastada, pazarda, yakın ahbap ve dostlarıyla bir araya geldiğinde, babam kendine özgü bu sevimli sövgülerini dile getirdiğinde hemen dikkatini çekmiş olmalı ki, Lütfi Amca; "nolurr bana da öğret", diye peşi sıra boşuna takılmamış ve bu takılmalarını da sürdürmeye devam etmişti...
Geçmişten bugüne Nasreddin Hoca görevini simgesel olarak üstlenenler, ülkenin gündeminde ki siyasi, sosyal ve toplumsal olaylarla bağlantılı mizahın ve hicvin gerektirdiği söylemlerle; bazen ironik, bazen de doğrudan hedef alarak türlü türlü göndermelerde bulunurlardı. Simgesel olarak Hoca görevini üstlenenler, bir bakıma halkın arasına karışarak Nasreddin Hoca'nın akıl dolu felsefesini, hazırcevap muzip tavırlarını, fıkralarını yaşatarak geçmişten günümüze, sosyal hayatın sahnesine taşımakla yükümlüydüler. Onlar için üstlenilen temsili görevin sahnesi, şehrin farklı mekanlarında halkla iç içe, bir arada olunan farklı ve de canlı bir sahneydi...
Böylesi temsili Hoca'ların festival başladığında kimi mizahi, espriyle karışık hiciv dolu takılmalarda bulunmaları aslında çok normaldi ve Nasreddin Hoca'nın kişiliği ve mizahi yanıyla da doğrudan ilintiliydi de. Çünkü tarihsel gerçeklikler başta Nasreddin Hoca olmak üzere pek çok Anadolu halk ozanı ve mutasavvıfının yaşadıkları dönemde de muhalif tarafta, halkın yanında yer aldıklarına dair anlatı ve tarihsel kayıtlarla doluydu. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Karac'oğlan hemen hepsi halktan ve ezilenden yana muhaliftiler. Nitekim Timurlenk ile ilgili anlatılıp türetilen Nasreddin Hoca fıkraları da Hoca'nın halktan ve ezilenden yana olduğunu kanıtlar niteliktedir...
Nasreddin Hoca festivali gelmiş geçmiş en eski ve köklü etkinliklerden biridir. Kimi sene çok renkli geçer, kimi zamansa sönük ya da ikisinin arası bir yerde geçtiği söylenir. Bu durum, her keresinde Akşehirlinin hararetle üzerinde durduğu bir konudur. Lakin Hoca'nın türbede uyandırılması, sonrasında eşeğine binerek halkın arasına karışması, göle maya çalması gibi, bir festivale yakışan geleneksel yerleşik rirüeller her defasında mutlaka hiç şaşmadan yerine getirilmektedir...
Festival sona erdiğinde kulislerde etkinliğin nasıl geçtiği uzunca bir süre konuşulmaya, tartışılmaya devam eder. Sonrasında şehir kaldığı yerden durağan yaşamına tekrar geri döner, hayat yine rutin seyrinde eskisi gibi heyecanla akışını sürdürmeye devam ederdi. Nasreddin Hoca, etkinlik biter bitmez "seneye görüşürüz" diyerek türbesine çekilir, kaldığı yerden huşu içerisinde derin uykusuna tekrar dalardı. Bu durağanlık sürecinde, Arasta'da çekiçler demir döver, sobacılar soba yapar, bakır siniler kalaylanır, helvacılar helva karar, fırınlarda tahinli, yağlı ve haşhaşlı ekmekler pişirilir, etli pideler aynı lezzetiyle yapılmaya devam eder, esnaf ticaretini sürdürürdü. Hasat zamanı gelir de ürünler toplandığında; her Perşembe Pazarı köyden kente, evlerden pazar yerine hummalı bir koşuşturma yaşanırdı. Çarşıda, pazarda, özellikle sarraflarda bir canlılık, hareketlilik görülür, esnaf bu hareketlilikten yana keyifle dükkanını akşam üzeri kapatır, yorgun argın evinin yolunu tutardı. Hayat bir şekilde kaldığı yerden tüm enerjisiyle devam ederdi...
Mizahın başkentinde gün içinde her yerde, halkın kendi içinde yarattığı günlük mizahi takılmaların, şakaların, sözlü sataşmaların haddi hesabı olmazdı. Ola ki bunların her biri kayıtlara geçsin ve de kalıcı bir hal alsın, herkes bilsin ya da duysundu, yüzünde murtlaka bir tebessüm belirirdi. Daha da ötesi, durup durup akla geldikçe her defasında bu mütebessim haller yüzlerde belirmeye devam ederdi. Nasreddin Hoca fıkraları da öyle değil miydi? Asırlar öncesinde Anadolu'nun ortasından başlayıp Balkanlara, Kafkasya'ya, Ortadoğu’ya, Asya'ya ve Batıya kadar, eski dünyanın neredeyse tamamına yayılarak, dilden dile dolaşa dolaşa, tebessüm eden yüzlerde ki anlatımıyla bugünlere değin ulaşmamış mıydı?
İşte bu yüzden; salt bu yüzden, 1959'dan bu yana mizahın başkenti Akşehir'de her yıl 5-10 Temmuzda, ulusaldan öte uluslararası alanda tanınıp bilinen, Türk halkının zekasını, mizah anlayışını, hazırcevaplığını ve dünya görüşünü temsil eden bir Anadolu bilgesi ve mutasavvıfı Nasreddin Hoca adına düzenlenmekte olan etkinliklerin şenlikten öte festival boyutunda anılması, tüm bu betimleme tespit ve anlatılarda da ortaya konulduğu üzere; sizce de daha uygun düşmez miydi? Ne dersiniz?





