Bomboş sokaklar, yol boyunca uzanan salkım ağaçları, ıhlamur ağaçları ve komşuların alçak duvarları üzerinden komşular birbirini görebiliyordu. Bu sokaktaki bahçe Mehmet Gül’ün bahçesidir. Bu toprak damlı evi birkaç yıl önce tamir ettirmiştir. Birkaç yılda bir tamir ettirir, yıkılacak gibi duran bahçe duvarını düzelttirir. Her yıl bahçe içerisinde eklemelerde de bulunur. Bahçe içerisindeki duvar kenarına yığılı taşlar, tuğlalar, toprak da her yıl tamir edilen bu ev içindir.
Günün aydınlanması ile birlikte pencerelerden içeriye odalar güneş almaya, ışımaya başlar. Mehmet Gül’ün odası da yavaş yavaş ışımaya başlamıştır. Mehmet, yatak odasında yattığı yer yatağında ağır ağır uykusundan uyanmıştır. Mehmet Gül akşamdan kocaman kel kafasını koyduğu yastığı terletmiş, sabaha kadar horultusu dünyayı tutmuş, ter kokusu, uyku kokusu neredeyse odayı kaplamıştır.
Mehmet’in karısı Döndü’nün de Mehmet’ten kalır yanı yoktur. O da Mehmet’in sol yanında yer yatağında yatmakta, hangisinin Mehmet hangisinin Döndü olduğu yer yatağından anlaşılamamaktadır. Her ikisinin de küçük boyları, iri ve yuvarlak, tostoparlak gövdeleri ile kimin kim olduğu yatak çarşaflarının ve örtülerinin içinde seçmek zordur. Döndü her gece olduğu gibi yine bu gece de sırtını Mehmet’e dönmüş yatıyordu. Adı Döndü’ydü ya yatakta da yüzü Mehmet’e dönmüş bir şekilde yatıyordu. Mehmet ne zaman “yüzünü dön hatun” dese ya başı ağrırdı ya başka bir yanı… Bu kadın ile evlendiğinden bu yana yüzündeki mutsuzluğu anlayamamış, hayatındaki usanmasının, bezginliğinin neden kaynaklandığını çözememişti. Mehmet de istiyordu karısı ile gezsin, eğlensin, yüzü bir gün neşeyle gülsün… fakat karısı ile gezmek şöyle dursun, kadın daha çok yatmayı ve uykuyu seviyor gibiydi.
Dışarıdan bir kedi sesine, uzaklardan sık sık öten bir horoz sesi karşılık veriyordu. Sokaktan öğrenci sesleri birbirine karışıyor, bir fayton sesi sokağın sessizliğini bozuyordu. Yine sokaktan öksürerek geçen bir adamın sesine, ardından tükürerek geçen bir adamın tükürük sesi duyuldu.
Mehmet Gül yavaşça yatağından doğruldu. Döndü hâlâ tostoparlak yatağın içinde sırtüstü yatıyordu ama bu kez yüzü görünüyordu. Gözleri yarı aralıktı. Solgun yüzünde alışılmadık bir ifade vardı ne uykuydu ne de tam uyanık bir hâli vardı. “Döndü…” diye seslendi Mehmet, sonra “Döndü” dedi tekrarlayarak; sesi beklediğinden daha titrek çıktı. Kadın cevap vermedi. Mehmet eğilip yüzüne baktı. “Kalk hatun, çayı koy!” diyecekti ya, o an yıllardır görmediği bir şeyi fark etti: Döndü’nün yüzü sakindi. Ne kaçış vardı ne de yorgunluk. Sanki ilk kez huzurluydu.
Mehmet’in içi daraldı. Elini uzattı, kadının omzuna dokundu. Soğuktu. Bir anda odanın içindeki her şey değişti. Sabahın ışığı aynıydı ama artık başka bir anlam taşıyordu. Serçelerin sesi hâlâ geliyordu ama Mehmet’e çok uzak, çok yabancıydı. Yavaşça yatağın kenarına oturdu.
Yıllarca “yüzünü dön” dediği kadın, şimdi ilk kez yüzünü ona dönmüştü. Ama artık konuşacak ne bir söz ne de duyacak bir kulak kalmıştı. Ortalık iyiden iyiye aydınlanmaya başlamıştı. Mehmet başını iyice Döndü’nün üzerine doğru eğdi. Bahçede yıllardır onardığı duvarlar, düzelttiği çatılar, biriktirdiği taşlar… Hiçbiri bu anın ağırlığını taşıyamıyordu. Güneş yükselmeye devam etti. Sokak yavaş yavaş canlanırken, Mehmet Gül’ün bahçesinde zaman durdu. O sabah, Mehmet ilk kez anladı: Bazı mesafeler, yıllar geçse de kapanmaz. Bazı yüzler, ancak sonsuza dönünce insana bakar. (09/04/2026-Akşehir)





