Bir gün yıllardır önünden geçtiğin bir dükkânın kepengi kapalı oluyor. Mahallenin sesini oluşturan biri ortalarda görünmüyor. Eskiden kalabalık gelen sofrada sandalyeler aynı yerde duruyor ama oturanlar eksilmiş oluyor. Kimse dönüp “Bugün hayatından bir şey eksildi.” demiyor. Hayat bunu sessiz yapıyor.

Galiba en çok da bu yüzden eksilmeyi hemen fark etmiyoruz. Bazı şeyler gürültü koparmadan çekiliyor hayatımızdan. Önce yokluklarını anlamıyoruz, sonra bir gün dönüp baktığımızda aslında çoktan değişmiş olduğumuzu görüyoruz.

İnsanın içindeki eksilmeler de biraz böyle. Bir sabah uyanıp “Artık eskisi kadar öfkelenmiyorum.” demiyorsun. Bir meseleye eskisi kadar takılmadığını, birinin onayını almak için kurduğun uzun cümlelerin kısaldığını, herkesi memnun etme telaşının usul usul geride kaldığını sonradan fark ediyorsun.

O an anlıyorsun ki senden bir şey gitmemiş aslında. Bir yük eksilmiş. Bir korku hafiflemiş. Belki de yıllardır omzunda taşıdığını sandığın bir alışkanlık sessizce bırakıp gitmiş.

Doğaya bakınca da aynı şeyi görüyorum. Yaz boyunca gölge olan ağaç, sonbaharda yaprağını bırakıyor. Deniz aynı deniz ama sesi değişiyor. Günler kısalıyor, rüzgâr başka türlü esiyor. Hiçbiri eksildiği için daha değersiz olmuyor; sadece başka bir hâle geçiyor.

Galiba insan da doğa gibi; bazen büyüdüğünü çoğaldığında değil, eksildiğinde anlıyor.

Çoğaldığımız anları kutlamayı iyi biliyoruz. Yeni bir iş, yeni bir ev, yeni bir başlangıç... Ama eksilerek hafiflediğimiz anların pek farkına varmıyoruz. Oysa bazen büyümek, yeni bir şey eklemekten çok, artık bize ait olmayanı usulca geride bırakabilmek oluyor.

Belki de asıl soru şu:

Eksilmesinden korktuğun şey gerçekten sana iyi gelen bir şey mi, yoksa sadece uzun zamandır hayatında olduğu için onsuz kalmayı gözünde büyüttüğün bir alışkanlık mı?