İnsan en çok neyi unutamaz, biliyor musunuz?
Yaşadığını değil, yaşayamadığını.
Çünkü biten bir şeyin bir sonu vardır. Kavga edersin, konuşursun, ağlarsın… ve bir şekilde kapanır. Ama yarım kalan öyle değildir. Ne tam gidebilirsin, ne de gerçekten kalabilirsin. İçinde hep “ya olsaydı?” diye bir soru kalır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatımızdan çıkmasına rağmen içimizden hiç gitmez. Onlarla yaşadığımız anılar değil, yaşayamadığımız ihtimaller zihnimizde yer eder. Çünkü insan, ihtimalleri gerçeğin önüne koymayı sever.
Bir mesaj yazılıp silinmiştir.
Bir telefon açılmamıştır.
Bir “kal” denmemiştir.
Ve işte o söylenmeyen “kal”, yıllarca içimizde kalır.
Zaman her şeyi unutturur derler. Doğru değil. Zaman sadece üzerini örter. Ama bir gün, bir şarkı çalar, bir sokaktan geçersin ya da hiç beklemediğin bir anda aklına düşer… ve anlarsın: Bazı şeyler geçmemiş, sadece susmuştur.
Yarım kalan ilişkiler bu yüzden ağırdır. Çünkü içinde hem bir vedanın eksikliği hem de bir başlangıcın yarımı vardır.
Belki de unutamıyoruz, çünkü içten içe hâlâ tamamlanmasını bekliyoruz.
Ama hayatın en acı gerçeklerinden birisi bazı hikâyeler tamamlanmak için değil, yarım kalmak için yaşanır.





