İlk iki yazıda 60 sonlarından başlayarak 2000'lere doğru geldik. Bugün ise 2000'li yıllardan başlayarak benimde çalışma hayatı içinde şahit olduğum unsurların nasıl faaliyet gösterdiğine kısacık değinerek, ülke genelinde hepimizin yaşadıklarına geçiş yapmak istiyorum.

Okuldan mezun olduktan sonra, mesleğe başladığım 1987 yılında, ilk işimin ardından askerliğe karar aldırıp askerlik hizmetini tamamlamış ve 1991 yılında iş aramaya başlamıştım. O tarihlerde inşaat sektöründen iki ayrı firma ile temasım oldu. Henüz Türkiye’nin tanımadığı firmanın patronu ile iş görüşmesi sonrası aynı anda nispeten Türkiye’de tanınan bir başka firma ile görüştüm ve ilk firmadan dönüş alamadığım için iki gün içinde ikinci firma ile el sıkışarak şimdi İstanbul’un ilçesi boyutunda bir semti olan Bahçeşehir’de, iş başı yaptım. Bu mevzuya biz neden dahil olduk diyenleriniz çıkacaktır elbette. Sorunuzu ilk yazılarda da değinmeye çalıştığım gibi, ülkenin yetişmiş genç insanlarının önüne dikilen peşin hükümler ya da liyakata dayanmadan gelişen süreçler adına bu satırları okumaktasınız diye yanıtlayabilirim. Zira kendisinin de inşaat mühendisi olduğunu bildiğim, ilk firma patronu, teke tek yaptığımız mülakatta öyle özel sorular sordu ki bunun mühendislik yada inşaatla izah edilir tarafı yoktu. Tamamen işe almak istediği kişiyi ayrıştırıcı, iş görüşmelerinde ya da mesleki sohbetlerde hiç duymadığımız sorulara muhatap oldum. Aradan neredeyse on bir yıl geçtikten sonra 2002 yılında, yurtdışı çalışmalarımdan birinden dönmüş ve evde iş bekliyor konumdaydım. Bahsi geçen bu ilk firma tekrar karşıma çıktı. Bu kez artık Türkiye çapında tanınan, bilinen bir firma haline gelmişti. Görüşmeyi genel müdür muavini ile yaptım ve işi, şartları benim için çok kötü olmasına rağmen kabul etmek zorunda kaldım. Ancak işe alındığım halde yine de firma patronu ile teke tek bir görüşme yapacağım iletildi. Firma patronu ile yaptığım görüşmede, bunun ilk görüşmemiz olmadığını, yıllar önce bir görüşme daha yaptığımızı ve fakat dönüş alamayınca ikinci firma ile yola devam ettiğimi, “kısmet bugüneymiş” diyerek hatırlattım ve işe başladım. Firmada üç yılda iki ayrı şantiyede çalıştım. Detaylara hiç ama hiç girmeyeceğim. Zira ne bu köşenin sayfa sayısı yeter nede mevzu burada yazdıklarımla sonlanır. Sadece bu yazının konusu olan şu hususa dikkat çekeceğim; firma içinde sizin ilerlemenizi, terfi almanızı, yükselmenizi, daha iyi koşullarda rahatlıkla yaşamanızı/çalışmanızı sağlayacak bir yapı olmadığı gibi sizi sürekli frenleyen, önünüze engeller çıkaran, sağınıza-solunuza kendi tayfasını yerleştirerek sizin hareket kabiliyetinizi engelleyen, emeğini sömüren, kapı arkalarında adeta kötülüğünüzü isteyen bir yapılanma ile karşı karşıya idim. Tüm bu olayları yaşarken, özellikle 2. şantiyede, sadece çok yakın çevreme “bunlar bir çete” sözünü sarf etmeye başladığımı anımsıyorum. Şimdi ne oldu bu firmaya derseniz, yıllar içinde tüm ilişkilerini seferber ederek/zorlayarak, ülkemizin kaynaklarını(en güzel/en değerli ülke topraklarını) ranta açtırarak işlerini çok büyüttüler.

Diyeceksiniz ki buda bir şey mi. Benimde bildiklerim var. Hatta seninkileri sollar. Eminim vardır. Ben 30 yıllık inşaat sektörü mesleki hayatım içinde, yüzlerce mevzudan sadece birisine, o da çok kısacık örnekleyerek değinmeye çalıştım. Bu yapılanma örnekleri, ülkemizin sadece inşaat sektörüne değil;

eğitim/sağlık/hukuk/bürokrasi/polis/asker/basın-yayın kısaca tüm sektörlerine sızdı/sıçradı ve elini kolunu sallayarak her istediğini yaptı/yaptırttı.

Ülkesini, insanını seven bizler ülkemizde bize yaşatılan tüm zorluklara rağmen bu ülkeyi terk etmedik/kaçmadık. Ailelerimizde de kaçmayı, ya da tüm zorlamalara karşın bu misyonerlerin saflarına katılmayı düşünenler hiç olmadı, akıllarına bile getirmediler. Ama bu dış destekli uzantılar, hem bu ülkenin insanına hem de bu topraklara hep ihanet içinde oldular, olmaya devam ettiler. Ha bu çalışmalar içinde bireysel mi bulundular derseniz de cevabım, hayırdır. Zira şer odaklarınca dışarıdan ülkemize akıtılan finans kapitalle, sülâle boyu bu faaliyetler içinde oldular, büyük topluluklar halinde her türlü faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler. Ama üzülerek söylemem gerekir ki bizim üçüncü gözü açılmamış saf insanımız, halkımız bu dışarının maşası kişilere hep kandı ve maddi/manevi desteklerini esirgemedi. Bu yapılanmalara her zaman sempatizan/asker/piyon lazımdır. İnsanımız maalesef sade vatandaşından en üst devlet makamına kadar büyük bir kitle, bunların oyununa geldi. Oysa ülkesini seven, üçüncü gözü açık hiç bir insanın; maddi çıkar, yüksek kariyer ya da oy uğruna, bile isteye bu yapılara askerlik yapmaması/kendisini kullandırmaması gerekirdi.

Bu yapılanmalar ne yazık ki, bizim gibi kıt kapital kaynakları olan ülkelerde, “kapital sahibi yaratma” adına tüm dünya ülkelerinde tezgahlanıyor. Küresel sermaye, kapitalist düzen bunu emrediyor. Fakat gelin görün ki bu oluşumlar, altında başka emeller de barındırıyor. Kurulan düzenin/oyunun altında, yukarıda değinmeye çalıştığım gibi derin sırlar gizli. Tüm çevremiz, bu yapılanmalarla ablukaya alınmış ise o halde ne yapabiliriz diyeceksiniz haklı olarak. İşte bu yazının amacı burada hasıl oluyor. Bu soruyu soranlar olayın farkında demektir. Bu yazılarla amacımız; bu üçüncü gözü açılmamış, sormayan/sorgulamayan insanımızı, bir nebze olsun ayıltmak/uyandırmaktır. Uyanınca ne olacak peki. Şu olacak bu yapıların değirmenine su taşımaktan elimizi/ayağımızı çekeceğiz. Zira bu yapılanmalar çoğu zaman kendilerini hiç belli etmeden, sinsice ilerler ve sonunda almak istediklerini bu ülke insanından, topraklarından alırlar. İş işten geçtiğinde de Afganistan, Irak, Suriye, Libya, şimdide İran örneğinde olduğu gibi pek çok ülkede, batılı emperyal güçlerle birlikte tüm ülkeyi ve insanını darmadağın ederek köleleştirir ve kaynanlarına tam olarak çökerler.

Bir süre önce konumuzla ilgili, karşıma Mevlânâ’nın güzel bir özlü sözü çıkmış ve hatta ben fakir de bu sözden esinlenerek bir şeyler karalamıştım. Tam “Üçüncü göz” bahsi geçmişken, bu özlü sözü sizinle de paylaşmak isterim,

Ay doğmuyorsa yüzüne

Güneş vurmuyorsa pencerene

Kabahati ne güneşte, ne de ayda ara

Gözlerindeki perdeyi arala

Kısaca ülkemizdeki kim ve kimler; bizleri; sağcı/solcu, ilerici/gerici, Kürt/Türk yaftalaması/kategorizasyonu ile birbirine düşürmek istiyorsa ve böylelikle çıkardıkları kaotik ortamdan nemalanıyorsa, bilin ki onlar kendi büyük emellerine ulaşmaya çalışan; gruplar, oluşumlar ve ülkelerdir.

2. yazının sonunu bitirdiğim şu satırları bu yazıya da taşımak isterim,

“... 68'lerde başlatılan bu hareketler içinde ülkesini, bayrağını, insanını seven, insanlığın doğduğu binlerce yıllık bu kadim Anadolu topraklarında aklımızı başımıza alıp, bölücü oyunlara gelmeden, birlik/beraberlik içinde, hepimize yetecek kaynaklarımızı hakça bölüşerek, birbirimizin hakkına hukukuna riayet ederek yaşamamız gerekir. Kültürümüzde, örfümüzde, dinimizde en önemlisi genlerimizde bu var. Hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız. Oyunlara gelmeden birlik beraberlik içinde, sen şusun sen busun ayrıştırmasına girmeden hep birlikte el-ele yol yürümemiz, bu ülke ve insanına hizmet etmemiz gerekir. Aramıza karışmaya çalışan, bize tuzak kuran bu yapılanmaları içerdeki adamlarını da deşifre ederek yolumuza devam etmemiz gerekir. …”

İlk yazının sonunu “umut hep var olsun” diye bitirmiştim. Bu yazının sonunda da Mevlânâ ve umut demişken, yukarıda bahsi geçen kendi çalışmamı ilave ederek yazıyı bitireyim.

AYNA

Mevlânâ’nın dediği gibi,

İnsanoğlu düşünceden ibaret, geriye kalan et ve kemik

Gül düşünürse gülistan, diken düşünürse dikenlik

Peki sen kendine sordun mu, bu evrende ne arıyorsun?

Bir lokma ekmek arıyorsan ekmek, bir damla su arıyorsan su

Zulmün peşindeysen zalim, aşkın peşindeysen aşık

Peki sen kendine sordun mu, ne aradığını ?

Ne aradığını görmeye hazır mısın

O halde geç aynanın karşısına

Ne arıyorsan O’sun sen

Neyi arıyorsan O’sun

Ümidi bulmuşsan ümit, ümitsizliği bulmuşsan ümitsizlik

Sonuç: Umudumuz hiç eksilmesin.Umut hep var olsun.