Konuya devam niteliğindeki bu yazıda ise, tüm bu bölücü unsurların; kendi insanını-insanına kırdırarak, Türkiye’yi zayıflatmak, vatan toprağını ele geçirmek, kaynaklarını kendi taraflarına çevirmek, insanını köleleştirmek gibi emellerinden kaynaklandığını ispatlayan, yaşanmış olaylara değinmek istiyorum.
Sizi ilk olarak Akşehir’de yaşadığım bir olaya götüreceğim. Üstünden onca yıl geçmesine rağmen hafızamda hala canlılığını yitirmeyen ve bu yazıya taşınmasına sebep olan olay 1978 yılında geçiyor. Olayı, o yaşlardaki bir çocukta bıraktığı tesiri anlamanız için aktaracağım. Ülkemizde yaz aylarında malum, okul kapalı olduğu için, anne babalar yıllık izinlerini bu tarihlere denk getirerek ailecek memleketlerine gider hatta izinleri bitse bile çocuklarını orada akrabalarına bırakıp dönerler. Bizde ailecek 1978 yılı yaz aylarında Akşehirde idik. Büyük şehirlerde yine malum olduğu üzere hamam kültürü çok yaşatılmaz. Ama bizim Akşehirimizde heleki o tarihlerde tarihi üç ayrı hamamla hizmet verildiğini hatırlıyorum. Aile büyükleri karar vermiş bir hamam yapalım, kese olalım diye. Bizlerde bu merasime katıldık elbette ailenin en küçükleri olarak. O gün için Orta Hamam a gidilmesi kararlaştırıldı. Kese sırası büyüklerden başlayarak bana geldi. Kesecileri bilirsiniz hem kese atar hemde laflarlar. Ne iş yaptığımla girdi konuya. O yıl orta üç bitip lise bire başlayacaktım. Ben, “İstanbul’da okuyorum. Ortaokul bitti dönüşte lise başlıyor kısmetse” dedim. Keseci de anımsadığım kadarıyla otuz yaşlarda birisiydi, ikinci sorusu yekten, “sağcımısın-solcumusun” oldu. Hoppala buyur burdan yak. Ama bu soruya hazırlığım vardı bereket. Nasıl mı diyeceksiniz? Bizim İstanbul’da bu soru pek karşılaştığımız bir soru değildi açıkçası. Ama küçük kentlerde o tarihde bu siyasallaşma had safhadaydı. Akşehir’de bu tarihsel süreçte yerini almıştı anlayacağınız. O yıllarda anne-babamız bizlere, büyük kentlerde ancak şu nasihatı verirdi, “aman olaylara karışmayın, başınız belaya girmesin”. Ama Akşehir’de durum farklıydı. Şöyle ki küçük kentin insanı bu politik atmosferden fazlasıyla etkileniyordu hatta siyasetin konuşulmadığı an vaki değildi desem yeridir. Dedem ve anneannem de dayımında etkisiyle olsa gerek bize “aman ha size sorarlarsa sağcımısın-solcumusun diye, biz ekmek partisindeniz deyin” diye tembihlerlerdi. Şimdi tebessüm ederek ve her ikisinide rahmetle anarak yazıyorum bu satırları. Velhasıl ben kesecimizin sorusuna doğrudan bir cevap vermeyerek tehlikeyi savuşturdum. Zira belli mi olur, olurda keseci solcu ise ben “sağcıyım” desem alimallah bakarsınız derimi yüzmüş. Neyse işin latifesi bir tarafa, bu yaşadığım anıyı niye buraya aldım. Sebebi şu, düşünün ki aklı başında olduğunu düşündüğümüz yaştaki(keseci-hatırladığım kadarıyla 30 lu yaşlarda) bir ülke vatandaşı, daha çocuk(ben-15 yaşında) diyebileceğimiz bir kişiye bu soruyu soruyor ve ondan bu konuları bilmesini istiyor, yanıt bekliyor. Yani ülkemizde olay hangi boyuta evrilmiş sizler anlayın artık.
1978 yılında çocuk denecek yaşta yaşadığım bu küçük olayda bahsi geçen dayım ise o yıl, ilkokul öğretmeni olarak hizmet veren bir devlet memuru idi. Ancak yine bildiğim bir husus
var ki, 70’li yılların başında Konya Selçuk’da matematik öğretmenliği okurken dedemin “ben seni bu karışıklıkta Konya’da okutamam” demesiyle kaydını Akşehir Öğretmen Okuluna aldırdı ve Akşehir’de okulu bitirerek mezun oldu. İşin özü insanların aileleri bu olaylardan dolayı oğlunu/kızını başka şehirlerde okutma imkanı olsa bile çocuklarının can güvenliği açısından kendi bulundukları illerde okumalarını şart koşuyorlardı. Yani o yıllarda meslek sahibi olmak üzere okuyan gençler, bir anlamda bundan sonraki yaşantılarını kökten değiştirecek kariyer imkanlarını, can güvenlikleri olmadığı için, ailelerinin bulunduğu kentleri tercih etmek zorunda kalıyorlardı. Ya da başladıkları okulları bitirmeden yarıda bırakmak zorunda kalıyorlardı.
70’li yıllarda, ortaokul ve lise yıllarıma denk gelen ve 12 Eylül 1980 darbesine kadar olan süreçte, şahit olduğum ve birebir yaşadığım elbette çok hadise olmuştur ancak ülke genelinde hepimize yaşatılan kaotik durum, benim kişisel yaşadıklarımın çok çok üstüne çıktığı için, kendi kişisel yaşadıklarımı çok kısa geçerek o yıllarda ülkenin genel resmine değinmek isterim.
Yine 70’li yıllarda üniversitelerde yaşanan olaylar neticesinde, bazı yıllarda mezun verilmediğini, o yıllarda üniversite okuyanlardan dinledim ve çeşitli kaynaklardan okudum. Ülkemizde, vatan toprağını savunmak üzere Çanakkale savaşı sırasında, İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi gibi okullardan, mezun verilmediğini düşünürsek sağ-sol çatışmalarının 70’lerde ne boyutlara ulaştığını varın siz düşünün.
O tarihte Akşehir’de olsun ülke genelinde olsun insanlar her köşe başında vuruluyor, bombalanıyor, öldürülüyor, canından oluyordu. Anlayacağınız ülkenin her yeri bir ateş çemberi halindeydi. Yani bu olayların sonu gelmez biçimde her farklı görüş, kendi görüşünden olmayanın, düşmanı/hasmı/kanlı-bıçaklısı durumundaydı. Bir anlamda bu yazıların çıkış noktası olan, Erdoğan hocamın 68 lerde başından geçen olayda, bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir.. Şu tespitide yapmak gerekirse, 70 li yıllar, şiddet anlamında 68 leri mumla aratır durumdaydı. 70’li yılları anlatan yazılı belgelerde, şu tabire çok rastlarsınız, “ülke sathında, oluk oluk kan aktığı günler” diye. Evet belki hafızayı beşer insanoğlu çabuk unutan bir varlık. İşte o yıllarda millet her köşe başında birbirini horoz keser gibi kesmeye, bir birine kıymaya başlamıştı. Neyin uğruna ve kimin uğruna? Kimler vardı bu kaotik durumun altında? Nedenine, niçinine çok kafa yormadan, bilinçsizce köşe başlarında birbirini kıyan ülke insanı, bir zaman sonra taşı kaldırdığında anlayacaktı ki altında; ülkelerinde oturdukları yerden, rahatını bozmadan, sadece işi finanse ederek, ajanları vasıtasıyla ve içeriden işbirlikçileri ile insanımızı-insanımıza kırdıranların ve yüksek emellerine ulaşanların, ülke geneline yayılan tüm bu karışıklığın/kaosun yaratıcılarının, global güçlerden/oyun kuruculardan başkası olmadığını fark edeceklerdi.
Özellikle 68 lerden 70 başlarına kadar tırmanan üniversite olayları, benim yaptığım çok sayıda okumalarda(buna o dönemle ilgili yapılan belgesellerde dahildir), 27 Mayıs 1960 darbesi sonucu yapılan 61 anayasasının özgürlükçü içeriğine dayandırılmaktadır. Bu teze göre, 61 anayasası sayesinde liberal ve sosyalist fikirlerin yayılmaya başladığı, sendika hareketlerinin güçlendiği düşüncesi hakimdir. 70’li yıllarla birlikte sosyalist devrimin gerçekleşme düşüncesinin önüne ise “Parlamento ve Hükûmet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş…” dur diye başlayan açıklamada bulunan, 12 Mart 1971 muhtırası ile set çekilmeye çalışılmıştır.
O yılları merak edenler ilk yazıda da değindiğim gibi, görsel kaynaklardan; belgesel, film, video izleyerek ya da yazılı kaynaklardan; eski gazete, dergi ve kitaplardan, detaylı fotoğraflı, haber, yazı ve yorumlardan konuyu araştırabilirler, derinlemesine bilgi edinebilirler.. Belgesel demişken de Taksim'deki kanlı 1 Mayıs 1977 ve yine Taksim’deki 3 Haziran 1977 Ecevit’e düzenlenen suikast olayında ben İstanbul’da henüz onüç yaşlarında bir orta iki öğrencisi idim. Yıllar sonra ulusal basın adına o meydanda bulunan takibimdeki haberci-foto muhabirlerinden; Cengiz Konuksever, Ara Güler, Coşkun Aral gibi ülkemizin önemli isimlerinden olayı dinledim. Merak edenler, bahsi geçen olaylar gibi tarihimizde karanlık kalması istenen bu olayların belgesellerini izleyerek, olayı birebir yaşamış kişilerin ağzından dinleyerek, olayların altında yatan kişi ya da grupların kimler olduğunu süzebilirler.
Burada yeri gelmişken şu önemli noktaya da vurgu yapmalıyım, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin hepsinin öncesinde ülke insanımızın içinden geçirildiği kaotik süreçte, darbelerde dahil, benim izlediğim ve okuduğum tüm kaynaklarda yabancı ellerin ve işbirlikçilerinin olduğu tespiti yapılmaktadır. İlk yazımda da bu yazıda da bundan sonra yazacağım yazıda da ben hep bu tezin/görüşün doğru olduğunu düşünen taraftayım. Zaten yazıların çıkış noktası da tamamen bu görüşe dayanmaktadır.
70 li yıllardan 90 lı yıllara geldiğimizde ise yine Uğur Mumcu, Kemal Türkler, Eşref Bitlis gibi burada isimlerini sayamayacağım kadar önemli mevkilerdeki; gazeteci, bürokrat, siyasetçi, akademisyen, sivil toplum örgütü lideri, asker vatan evlatları/ülke insanı katledildi. Olayların ardındaki failleri arayanlar, hemen hepsinde geriye dönüp baktıklarında, olayların dışarıdan bir yapı tarafından tezgâhlandığını ve içerideki işbirlikçileri ile eyleme konulduğunu göreceklerdir.
70’li yılların sağ-sol çatışmalarının peşinden 80'li yıllarla birde bölücü terör örgütü ülkemizin başına sarıldı. Şöyle ki 12 Eylül ün hemen akabinde sağ-sol olaylarının önü alındığından ülkede huzuru bozacak, insanlarımızı birbirine düşürecek yeni bir aparat ortaya konması gerekiyordu bu uluslararası güç odakları tarafından. Bu yapılanma ülkede Kürt-Türk düşmanlığı varmış gibi bir algı içinde ülkenin insan kaynağını ve maddi kaynaklarını yok ederek günümüze kadar nerdeyse 45 yıl hüküm sürdü. Böylece bu iç destekli dış güçler, yıllar boyunca, ülkenin insan ve maddi kaynaklarını heba edilerek, ülkemizin güçsüz düşürülmesine, insanımıza ve vatan topraklarına harcanacak kaynaklarımızın, bu yapay düşmana karşı harcanmasına sebep oldular.
Yine 90’lı yıllarla birlikte ülke genelinde olmakla birlikte, özellikle doğu illerimizde, dinci örgütler aracılığıyla bölücülük faaliyetleri yürüttüler. Yine bu bölücü örgütlerin kendi aralarındaki çatışmalar vasıtasıyla, yörenin insanının malına, canına karşı yıllarca tehdit oluşturdular.
Başta ülkemiz olmak üzere, benimde inşaat sektörü içinde çalıştığım; Rusya, Kazakistan, Türkmenistan olmak üzere ve hatta tüm Türk Cumhuriyetlerinde de faaliyet gösteren fetö örgütünün gerçek yüzü ise 15 Temmuz darbe girişimi ile ortaya çıkmış oldu. Yine bu kökü dışarıda yapılanma, dünyanın en büyük düzen bozucu/kaos yaratıcı/huzur bozucu, faaliyeti/örgütü; ülkemizde yıllar boyu tüm teşkilatlanmasını tamamlayarak devleti ele geçirmek üzere bir yapı oluşturdu. Örgüt; dini kullanarak başta eğitim olmak üzere, yargı, asker, polis, sağlık, inşaat neredeyse saymakla bitmeyecek tüm özel ve kamu sektörünün içine sızarak/nüfuz ederek devleti çökertme planı ile ülkemizi ele geçirmeye yeltendi.
Kısaca sağcı/solcu, ilerici/gerici ayrıştırmaları ile ülke insanını kategorize ederek, bizim birbirimize düşmemizi isteyen ve bu kaotik ortamdan nemalanan, kendi büyük emellerine ulaşmaya çalışan tüm bu gruplar, bilin ki bu ortamı yaratan oluşumlar/yapılanmalar ve ülkelerdir.
Oysa bizim özellikle 68 lerde başlatılan bu hareketler içinde ülkesini, bayrağını, insanını seven, insanlığın doğduğu binlerce yıllık bu kadim anadolu topraklarında aklımızı başımıza alıp, bölücü oyunlara gelmeden, birlik/beraberlik içinde, hepimize yetecek kaynaklarımızı hakça bölüşerek, birbirimizin hakkına hukukuna riayet ederek yaşamamız gerekir. Kültürümüzde, örfümüzde, dinimizde en önemlisi genlerimizde bu var. Hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız. Oyunlara gelmeden birlik beraberlik içinde, sen şusun sen busun ayrıştırmasına girmeden hep birlikte el-ele yol yürümemiz, bu ülke ve insanına hizmet etmemiz gerekir. Aramıza karışmaya çalışan, bize tuzak kuran bu yapılanmaları içerdeki adamlarını da deşifre ederek yolumuza devam etmemiz gerekir. Ancak o zaman ülkemizi ve insanımızı, dünya devletleri içinde bileği bükülmez bir noktaya getiririz.
Her iki yazıda değinmeye çalıştığım geçmişte ülke insanımıza yaşatılan bu olumsuzluklar, kılık değiştirerek, bir benzeri ile ve olanca şiddetiyle günümüzde de hepimize yaşatılmaya çalışılıyor. Bu yazının devamı olacak üçüncü yazıda ise günümüze yaklaşıp 2000 sonrası yaşadıklarımdan, ülkemizde halen hepimize yaşatılmakta olanlardan bahsederek konuyu bağlamak istiyorum.
Sonuç: Ülke insanımıza yaşatılan tüm bu karanlık süreçlerin failleri belli. Bunun farkında olarak, yarınlara yol alabilirsek, işte o zaman ülkemizi ve dolayısıyla insanımızı müreffeh bir seviyeye ulaştırabiliriz.





