Bir sessizlik. Bir dinginlik. Yıl sonunun yorgunluğu belli, günlerle, haftalarla, aylarla gelen. Diğer günlerden bir farkı olmayan bir gündü. O günün güzelliği sadece babamın manavdan her hafta sonunda Akşehir Perşembe Pazarı’ndan aldığı birkaç portakal, biraz mandalina… Elma da fileye eklenirdi çoğu zaman...Yokluk vardı, yoksulluk da. Sadece bizde değil genelde bizim mahallede oturanlar yoksul insanlardı, dürüst, çalışkan insanlar, ekmeğini taştan çıkartan, muhannete muhtaç olmayan güzel çalışkan insanlar. Cebin yittiğince o geceye dair eğlencelik bir şeyler alınırdı. Bunun adı yılbaşı kutlaması değil bu bir tür TV karşısında biraz daha fazla vakit geçirmeydi. Meyvelerin yanında olmazsa olmaz kestane… Fazlada bir şey aranmazdı, aile içinde mutluluk, sevgi ve saygı. Hatta bu geceye varsa aile büyükleri de çağırılır, bazen de onların yanına gidilirdi. Çünkü yılın son günü: Yılbaşı’ydı; fakat bugünün anlamı bollukla yiyip içmenin ötesinde mutluluğu paylaşmaktı.

Babam eve döndüğünde kuzine soba yakılır, ateş harlanırdı. Kestaneler sobanın üstünde kızarırken bir yanına da portakalların kabukları soyularak sobanın üzerine konur, odanın içi kestane kokusu ve portakal kabuğu kokusu sarar, patatesler kuzine sobanın kapağı açılarak pişirilir, tuzlanır, çocukların ellerine verilirdi. Küçücük eller, sıcak patatesi tutmakta zorlanır, büyük kardeşler olsun, anne ve babalar çocukların ellerinden soyulmuş patatesleri alıp hohlayarak soğutur, patatesler ortadan ayrılınca dumanı odanın içini kaplardı. Kimse üşümezdi. Sobanın sıcaklığından mı, yoksa bir arada olmaktan mı bilinmez, yılın son günü odaların içi mutlulukla dolardı.

Tüplü televizyon çıktıktan sonra borç harç bizde almıştık. Tüplü televizyon odanın başköşesinde, üzeri dantel ile örtülmüştü. Televizyon açılınca dantel masanın üzerine konulurdu. Kapalı olduğu zaman ise yine televizyonun üzerine seriliyordu. O yıllar tek bir kanal vardı.

Baban günde bir gazete alırdı; bazen iki tane. Gazetelerin ilan sayfalarına kadar okurdu. İlk okul mezunu idi fakat bugünün üniversite mezunlarının bilmediği yarışma programlarında sorulan soruları yarışmacılardan önce bilirdi. Çok kültürlü ve bilgiliydi.

Yılbaşı günlerinde ise gazetelerin o günün akşamı sadece televizyon sayfaları açılır, hangi program ne zaman başlayacak diye bakılırdı. Saatler ağır ağır ilerlerdi. Kimsenin acelesi yoktu. Zaman, bugünkü gibi koşmazdı.

Yeni yıla girerken büyük sözler edilmez, dilek ve temennilerde bulunulmazdı. Sobanın üzerindeki kestanelere bakılır, mısır patlatılır, ne bileyim mandalina ve portakallar soyulur, muhabbet edilirdi. Yeni yıla girerken herkes istekleri varsa da içinden geçirirdi Çalışmadan kazanmak, bilet almak zengin olmak hayali gibi hayaller kurulmazdı.

Şimdi bakıyorum da… Ne eski yılbaşların güzelliği kaldı, ne o eski sıcaklık. Yok. Yok. Sobanın yerini kalorifer aldı; ısıttı belki ama yakınlaştıramadı insanları. Televizyonlar büyüdü, kanallar çoğaldı, fakat bekleyecek bir şey kalmadı.

Yılbaşı da değişti. Yılbaşı, yılbaşı olmaktan sevgiden saygıdan ve mutluluktan çıktı. Değişti. Değişik bir şey oldu. Adeta bir tüketime dönüştü. Oysa biz, yılın bitmesini sobada kızaran kestanelerde anlardık. Bir portakalın kokusuyla. Gazetenin sayfasında gezinen parmaklarla.

Günler geçiyor, yıllar da… Ama sanki geçen yalnızca zaman değil. Birlikte olmanın, yetinmenin, küçük şeylerle mutlu olabilmenin güzelliği de sessizce aramızdan ayrılıyor.

Yıllar geçti, ömürler gibi, umutlar gibi…

Şimdi yılın son günü marketten torbalar dolusu alışverişle geçiyor. Evler sıcak ama içi serin. Televizyonlar büyük, sesler yüksek. Ama sobanın üstünde kızaran kestanenin sesi yok. Patatesi tuzlayıp uzatan bir el de.

O eski yılbaşları bitmedi belki. Sadece sessizce çekildi hayatımızdan. Biz fark etmeden.