Ben içeri girdiğimde bir müddet kapının yanında durdum. Kimseye görünmeden etrafı süzdüm. Tanıdık simalar vardı. Gündüz vakti sokakta gördüğüm, ciddi tavırlarıyla bilinen adamlar burada bambaşka idiler; yüzleri yumuşamış, sesleri açılmış, hareketleri serbestleşmişti.

Kimler yoktu ki bunların içinde… İyi kötü eğitimli insanlar, okur yazar takımı, entelektüeller, az çok yabancı dillere hâkim olanlar… Devrimci geçinenler, ilerici olanlar, aydın takımı… Daha kimler yoktu ki! Sigara paketinden bile anlam çıkaranlar, paketlere bir şeyler çiziktirenler, kibrit kutularından mana devşirenler… Kimi de dindardı; dindarlığı kimseye bırakmak istemeyen cinsten. Farklı farklı gazeteler, dergiler de masaların üstlerine atılmıştı.

Bu kahvehanede toplananlar kendi çapında bilge kimselerdi. Bilmedikleri yoktu, maşallah. Her biri bir şey yazmak, bir şey söylemek, kendince bir yere varmak derdindeydi.

Bir köşeye iliştim, dinler gibi yaptım. Lâkin insan biraz dikkat edince anlıyordu ki burada dinleyen pek azdı; herkesin asıl işi konuşmaktı. Sözü alan uzatıyor, öteki sabrediyor, fırsat bulunca o da araya giriyordu. İnsanların karakterleri böyle yerlerde belli olur. Kahvehanenin içi nasıl olmuş da bu kadar birbirinden farklı insanla dolmuştu, bu da ayrı bir muamma idi.

Bir ara bir şarkı başladı. Önce tek bir ses yükseldi, sonra başkaları katıldı:
“Bir ihtimal daha var…”
Ardından hemen geldi:
“O da ölmek mi dersin…”

Söylenip geçildi. Ne şaşıran oldu ne de düşünen.

Bir müddet sonra söz dönüp dolaşıp kasabaya geldi. Bu mevzu açılınca herkesin söyleyecek bir şeyi olduğu anlaşıldı.

“Kasabanın neyi eksik?” dedi içlerinden biri.

Sanki bu soru bekleniyormuş gibi herkes birden atıldı:
“Yollar bozuk, yapılmalı,” dedi biri.
“Asfaltlar yenilenmeli,” dedi öteki.
“Belediye binası eskimiş,” diye ekledi bir başkası.
“Çarşı genişlemeli…”
“Sanayi kurulmalı… Kasaba büyümeli…Üniversite açılmalı…”

Hayaller, hayaller, hayaller…

Sözler ardı ardına geldi. Herkes bir işi üstlenmiş gibiydi. Konuşanların yüzünde bir eminlik vardı. Sanki yarın sabah kalkılsa her şey olacakmış gibi bir hava…Ama bu sözlerin arasında en basit sual yoktu: Bu işler nasıl yapılacak? Para var mı? Diyelim ki para bulundu, birlik mi beraberlik mi var? Bunlar sorulmayınca her şey kolay görünüyordu. Kolay görünen şey de çok söyleniyordu.

Bir ara bir radyoda bir başka türkü dolaştı kahvenin içinde:
“At martini, Debreli Hasan, dağlar inlesin…”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Radyoyu değiştir,” dedi bir ses. “Bu ne böyle?”

Ben o sırada etrafa baktım. Masalarda oturanların çoğu ya konuşuyor ya yazıyor ya da kendini bir şey bilenlerden sayıyordu. Her biri bulunduğu yerden biraz daha yukarıdan konuşuyordu; biri idareden, biri tıptan, biri siyasetten…

Sanki hepsi her işin ustasıydı.

Hiç kimsenin bilmediği yok gibiydi. Kasabanın başkanından çok iyi idare eden başkanlar vardı, mebusundan iyi konuşan, doktordan iyi tıptan anlayan, profesörden ileri düşünen… yılların futbolcusundan futbolcuları hepsi bir aradaydı.

Benim anlamadığım şuydu: Doktor mühendisin işini biliyor, mühendis doktorun işine karışıyordu. İnsan böyle bir yerde ister istemez düşünüyor: Madem herkes bu kadar biliyor, bu işler niçin hâlâ böyle duruyor?

Fakat bu sual içte kalıyordu. Çünkü burada sual sormak değil, söz söylemek makbuldü. Ortalık laf kalabalığından geçilmiyordu. Ama birlik? O pek görünmüyordu.

Bir müddet sonra fark ettim ki herkes söylediği sözden emindi. Kimse tereddüt etmiyor, kimse “bilmiyorum” demiyordu.

Bir ara yan masadan sert bir ses yükseldi:
“Boş yapmayalım!”

Kısa bir sözdü ama keskin çıktı. Söyleyen, sanki her şeyi tek başına biliyormuş gibi rahattı.

Kahveci elinde çay tepsisi ile dolaştı: “Beylerrrr! Burası söğüt gölgesi değil! Çaylar filizzz! “Diyerek tepsideki çayları birer birer dağıttı.

İçimden gülümsedim. Çünkü insanın en çok bildiği şey, çoğu zaman en az bildiği şey olur.

Biraz daha oturdum. Sonra içimde bir sıkıntı başladı. Kalabalığın içindeydim ama kendimi onlardan ayrı hissediyordum. Aynı sözleri duyuyor, aynı havayı soluyordum; fakat sanki başka bir yerdeydim. Sessizce kalktım. Kapıya yöneldim. Kimse fark etmedi. Zaten herkes kendi sözüyle meşguldü.

Sokağa çıktım. Hava serindi. İçerinin gürültüsü bir anda kesildi.

Bir müddet yürüdüm. Düşünceler zihnimde dolaşıyordu. Herkes bir hayal içinde yaşıyor gibiydi. Koca koca adamlar… konuşanlar, yazanlar…

Bir yerde durdum, kendi kendime güldüm. Bu gülüş ne alaydı ne öfke; daha çok bir yorgunluktu. Biraz onlara, biraz kendime… Çünkü insan fark etmeden benzemeye başlıyor.

Yeniden yürümeye başladım.

Az önceki şarkı aklıma geldi:
“Bir ihtimal daha var…”

İnsanlar bunu söylerken hep en kötü ihtimali düşünüyordu. Oysa başka ihtimaller de vardı.

Derken bir türkü düştü aklıma. Farkında olmadan mırıldandım:
“Hayaller gerçek olsa seni her gün görürdüm…”

Gece iyice bastırmıştı. Sokaklar sessizleşmişti.

Ben yürüyordum. (15/04/2026-Akşehir)