Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin mezuniyet töreninde yaşananlar, İnanç hürriyeti, ifade özgürlüğü, üniversite kültürü ve farklı düşüncelere tahammül konusunda hâlâ aşmamız gereken ciddi sorunların olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Bir öğrencinin elinde Kur'an-ı Kerim'in Hûd Suresi'nde yer alan "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." ayetinin yazılı olduğu dövize gösterilen tepki, aslında çok daha derin bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Rahatsız eden gerçekten bu söz müydü, yoksa bu sözün Allah'ın kelamı olması mıydı?
Olayın en düşündürücü tarafı ise, yalnızca farklı görüşteki bazı öğrencilerin tepkisi değildi. Asıl sorgulanması gereken, olay sırasında öğretim üyelerinin ve üniversite yönetiminin de sergilediği olumsuz tavırdı.
Benzer olayların son yıllarda sıklaşması sorunun münferit olmadığını; üniversitelerde ifade özgürlüğü ve çoğulculuk kültürünün güçlendirilmesine ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
Üniversite, aynı düşünen insanların değil; farklı fikirlerin bir arada bulunabildiği yerdir. Bilimin gelişmesi, düşüncelerin serbestçe tartışılabilmesine bağlıdır. Bir görüşe katılmamak doğal, eleştirmekte haktır. Ancak bir düşüncenin ya da bir inancın ifade edilmesini fiilen engellemeye çalışmak, üniversitelerin varlık sebeplerine zıttır.
"Emrolunduğun gibi, dosdoğru ol" çağrısı, kimi, kimleri neden rahatsız eder ki?
Doğruluk, Dürüstlük, Emanete riayet, İstikamet üzere yaşamak…
Bunlar sadece İslam'ın değil, insanlığın ortak ahlaki değerleri değil midir?
Bugün dünyanın hangi gelişmiş hukuk devletine bakarsanız bakın, güvenin temelinde doğruluk vardır. Aileyi ayakta tutan odur, ekonomiyi güçlü kılan odur, kamu düzenini sağlayan odur, hukukun meşruiyeti de doğruluğa dayanır.
Eğer aynı cümle Max Weber'in ya da Atatürk'ün sözü olsaydı, aynı tepki gösterilir miydi? Gösterilmezdi değil mi? Aksine, alkışlamaktan elleri kızarırdı.
Milyarlarca mensubu bulunan İslam inancına karşı çıkmak, yasaklamaya çalışmak, kimsenin haddine değildir! Neredeyse nüfusun tamamına yakınının Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkede, İslam inancına ait barışçıl bir ifadeye tahammül gösterilmemesi, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken vahim bir durumdur.
Bugün o sıralarda oturan ya da o okullardan mezun olan gençler yarın hâkim, savcı, avukat, akademisyen olacaklar ve adalet dağıtacaklar. O gençlerin doğruluk kavramına nasıl baktıkları hukuk düzenimizi de doğrudan etkileyecektir.
Çünkü hukuk, sadece kanun maddelerinden oluşmaz. Hukuk, doğruluğun kurumsallaşmış hâlidir. Ve doğruluk zayıfladığında adalet de zayıflar. Adalet zayıfladığında toplumun devlete olan güveni sarsılır.
Bu nedenle, eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir. Eğitim aynı zamanda karakter inşa etmektir. Diploma meslek kazandırabilir; fakat vicdanı, ahlakı ve erdemi garanti edemez. Bunlar ancak doğru değerlerle beslenen bir eğitim anlayışıyla gelişebilir.
Bugün çocuklarımıza ne öğretiyoruz?
Sadece başarılı olmayı mı? Yoksa doğru olmayı da mı?
Meslek sahibi olmayı mı? Yoksa erdem sahibi olmayı mı?
Rakibini susturmayı mı? Yoksa farklı düşüneni dinlemeyi mi?
İşte geleceğimizin kalitesi bu sorulara vereceğiniz cevaplarda gizlidir.
Elbette herkes Müslüman olmak, Allah’ın emir ve yasaklarına dolayısıyla ayetlerine inanmak zorunda değildir. Herkes aynı dünya görüşünü paylaşmak zorunda da değildir. Zaten inanç ve düşünce özgürlüğünün gereği de bunu gerektirir. Ancak aynı özgürlük, inanan insanların da inançlarını barışçıl biçimde ifade edebilmesini güvence altına alır-almalıdır.
Özgürlük, yalnızca benim-senin düşündüğünü söyleyebilmen için değil; katılmadığımız düşüncelerinde ifade edilebilmesidir.
Son günlerde, dünyanın önde gelen üniversitelerinde farklı dinlere ait sembollerin ve metinlerin saygıyla karşılandığına şahit oluyoruz. Bu karşılaştırmaların, her yönüyle birebir örtüştüğünü söylemek mümkün olmasa da, üniversitelerin temel görevinin farklılıklarla birlikte, yaşama kültürünü geliştirmek olduğu gerçeğini değiştirmez.
Asıl mesele bir pankart değildir.
Asıl mesele, farklı olana tahammül edebilme olgunluğudur.
Asıl mesele, üniversitelerin gerçekten özgür düşüncenin mekânı olup olmadığıdır.
Sonuç olarak; rahatsız olduğunuz şey gerçekten "dosdoğru ol" çağrısı mı, yoksa bu çağrının ilahî bir kaynaktan geliyor olması mı?
Bu soruya vereceğiniz cevap, yalnızca bir üniversitedeki tartışmayı değil; nasıl bir demokrasi, nasıl bir hukuk devleti ve nasıl bir toplumsal birlikte yaşama kültürü inşa edeceğimizi de belirleyecektir.
Çünkü doğruluk hiçbir ideolojinin, hiçbir siyasi görüşün ve hiçbir inancın tekelinde değildir.
Doğruluk, insan olmanın gereği ve vicdanıdır. Üniversiteler de bu vicdanın susturulduğu değil, özgürce konuşulabilecek ve yaşanabilecek mekânlar olmalıdır.