Eskiler taziyeye "başsağlığına gitmek" derlerdi, yani başı öne eğip ölümün hakikatini tefekkür etmek, acıyı sessizce ve samimiyetle paylaşmak...
Şimdilerde ise taziyelerimiz de mezarlarımız gibi biçim değiştirdi, ruhunu kaybetti. Gidenin ardından bir Fatiha okumak, geride kalanların acısına omuz vermek yerine; taziye evlerinden yükselen siyaset ve dedikodu gürültülerine, bütçeleri sarsan ikram yarışlarına tanık oluyoruz.
Acının yaşandığı taziye evlerine adeta sohbet etmeye, karın doyurmaya gidilir oldu.
Oysa Diyanet İşleri Başkanlığı'nın açıklamalarında da vurgulandığı üzere, cenaze sahibinin taziyeye gelenlere yemek hazırlayıp sunması mekruhtur.
İslam fıkhına göre, eğer bu yemekler ölen kişinin geride bıraktığı yetimlerin veya henüz reşit olmamış çocukların mirasından karşılanıyorsa, durum çok daha ağırlaşır ve doğrudan haram hükmüne girer.
Bir ailenin acısıyla baş başa kalıp matemini yaşaması gerekirken, "el alem ne der" kaygısıyla borçlanarak yüzlerce kişilik yemek telaşına düşürülmesi hangi vicdana, hangi inanca, hangi sünnete sığar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mute Savaşı’nda Cafer bin Ebi Talib’in şehit olduğunu öğrendiğinde etrafındakilere şöyle buyurmuştu: "Cafer’in ailesine yemek hazırlayın; çünkü onların başına, kendilerini meşgul edecek bir hal geldi."
Bu nebevi tavsiye, acılı ailenin yükünü hafifletmenin yolunu açıkça göstermektedir. Cenaze evine yemek taşımak komşu ve akrabalar için bir sünnet iken, cenaze sahibine yüz binlerce liralık ikram külfeti yüklemek dinî bir gelenek değil, maalesef toplumsal bir yozlaşmadır.
Toplum olarak ölçüyü nerede kaybettiğimizi anlamak için taziye evlerindeki manzaraya bakmak yeterlidir. Bir yanda evladını, eşini kaybetmiş yüreği yanan bir cenaze sahibi, diğer yanda köşe başında siyaset tartışan, futbol konuşan, piyasayı değerlendiren hatta pilavına karabiber isteyen gafiller...
Üstelik bu görgüsüzlük sadece taziye evleriyle de sınırlı kalmıyor.
İbret mekânı olan kabristanlarımız; şatafatlı mezar taşlarının, fotoğrafların, gösterişli şiirlerin yarışına sahne oluyor. Ölümü hatırlamamız gereken kabir başlarında dahi dünyalık lakırdılar etmek, fıkra anlatıp tebessüm etmek, acılı yüreğe ok saplamaktan farksızdır.
Sahabe-i Kiram, cenazede dünyevi bir kelam edildiğinde ya da yersiz bir tebessüm görüldüğünde hemen birbirini uyarır, ölümün heybetine hürmet ederdi. Bizler ise ne acımızı yaşamayı biliyoruz ne de ölüme hürmet etmeyi.
Kaybolan değerlerimizi yeniden ihya etmek istiyorsak, taziye adabını baştan hatırlamak zorundayız.
Taziye evi uzun süre oturulacak yer değildir! Başsağlığı dilenir, dua edilir ve cenaze sahibine yük olmadan müsaade istenir. Uzak yoldan gelenler hariç, taziyeyi üç günden fazla uzatmak mekruhtur.
Cenaze evinde sükûnet esastır gürültü yapılmaz, telefonla oynanmaz, televizyon açılmaz. Vefat edenin günahlarını, yanlışlarını konuşmak edepsizliktir. Güzel olan davranışlarını hayrla yad etmek doğru olanıdır.
Taziye evine eli boş gidilmez. Cenaze sahibinden hiçbir hizmet veya ikram talep edilemez. Dinimiz kolaylık dinidir. Kendi nefsimizi okşayan, gösterişe kaçan ve insanlara ağır maddi-manevi yükler getiren örfleri "gelenek" adı altında yaşatmak dine ve akla hizmet etmez.
Bir vefatın ardından yapılacak en hayrlı iş gösterişli yemekler vermek değil, imkân ölçüsünde yetimleri sevindirmek, fakirleri gözetmek ve sessizce Fatiha göndermektir.
Gelin, mahalle baskısına ve "ne derler" korkusuna son verelim. Cenaze evlerimizi düğün salonu telaşından, taziyelerimizi ziyafet sofrası olmaktan kurtaralım.
Acıyı acı gibi yaşamayı, ölüme ve ölene hürmet etmeyi yeniden öğrenelim.
"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn"; "Şüphesiz biz Allah'a aitiz ve şüphesiz O'na döneceğiz."





