Yıllarını üniformaya vermiş, strateji ve harekât mantığını yakından tanıyan bir asker gözüyle olayı değerlendirdiğimde; zihnimde çok temel bir soru belirdi:
“Neden Japonya’nın kalbi, imparatorluğun ve askeri komuta kademesinin merkezi olan Tokyo yerine; daha kırsal ve ikincil hedefler sayılabilecek Hiroşima ve Nagazaki seçilmişti?”
Askeri doktrinlere ve muharebe prensiplerine baktığınızda; bir savaşta birinci öncelikli hedefler daima komuta kademesi, ana karar organları, liderlik merkezleri ve stratejik lojistik üslerdir. Hasmın komuta kontrol mekanizmasını felç etmek, savaşı en hızlı yoldan bitirmenin temel kuralıdır. Ancak ABD, bu genel stratejik anlayışın aksine farklı bir yol izlemiştir.
Olayın derinine indiğimizde ortaya çıkan tablo şudur: Tokyo, Mart 1945’teki napalm bombardımanlarıyla zaten büyük oranda yakılıp yıkılmıştı. Tokyo’ya atılması durumunda yeni bir teknoloji olan atom bombasının etkisi, ne kadar bir alana zarar verebileceği tam olarak anlaşılamayacaktı. Ancak bundan da öte, stratejik akıl şunu öngörmüştü: Eğer atom bombası Tokyo’ya atılıp İmparator Hirohito ve üst yönetici kadro yok edilseydi, Japonya’da teslim anlaşmasını imzalayacak, ordulara "silah bırakın" diyecek meşru bir muhatap kalmayacaktı. Bu da Japon askerlerinin tüm Pasifik’e yayılan kontrolsüz bir çete ve gerilla savaşına girişmesine, savaşın yıllarca uzamasına sebep olabilirdi. Bu yüzden Hiroşima, barındırdığı 2. Genel Ordu Karargâhı ve askeri liman yapısıyla; Nagazaki ise Mitsubishı fabrikaları ve ağır silah sanayisiyle hedef seçildi. Bakir ve yıkılmamış bu iki şehirde yaratılacak şok etkisiyle, Tokyo’daki yönetime teslimiyet kabul ettirilmek, hem de atom bombasının yıkıcı etkisi net olarak görülmek istendi.
Bombalama sonrası İlk etapta yaklaşık 100 bin, sonrasında radyasyon etkisi ile 250 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Fakat sonuç ne olursa olsun; yüz binlerce masum insanın bir anda buharlaştığı, nesiller boyu süren acıların doğduğu bu yıkım, insanoğlunun hırslarının ne kadar korkunç noktalara varabileceğini bir kez daha gösterdi.
Savaşın bu yıkıcı yüzünü gördükçe, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün o tarihi sözü zihnimde yeniden yankılanıyor: "Savaş zorunlu olmadıkça bir cinayettir."
Tarih sayfalarını karıştırdığımızda bu cinayetin bilançosu dehşet vericidir. Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 20 milyon insan, İkinci Dünya Savaşı’nda ise insanlığın gözü dönmüşlüğü yüzünden 70 ila 80 milyon arasında insan yaşamını kaybetmiştir. Ne acıdır ki, kitleleri arkasından sürükleyen, büyük iddialarla dünyayı ateşe veren Hitler gibi liderler, geride darmaduman olmuş bir dünya ve yıkılmış bir ulus bıraktıktan sonra kafalarına sıktıkları tek bir kurşunla kendi yaşamlarına son vermişlerdir. Çileyi, açlığı, ölümü ve yıkımı ise daima masum halklar çekmiştir.
Belgeseli izlerken dikkatimi çeken bir diğer nokta da savaş sonrası Doğu Bloku Rusya, Batı Bloku ise ABD ve İngiltere tarafından işgal edilen Almanya’yı terk etmek zorunda kalan yaşlı bir Alman kadının şu sözleri oldu:
"Biz Hitler’e inanmış, onun peşinden gitmiştik; meğer Hitler hiçbir şey bilmiyormuş" Emin olun bu cümle, günümüz dünyasına bakan herkes için son derece tanıdık ve ders niteliğindedir.
Büyük bilim insanı Albert Einstein’ın o meşhur uyarısını da unutmamak gerekir: "Üçüncü Dünya Savaşı’nda hangi silahların kullanılacağını bilmem ama dördüncü Dünya Savaşı taş ve sopalarla yapılacaktır."
Gözümüzü bugüne çevirdiğimizde; Rusya-Ukrayna savaşından Orta Doğu’da tırmanan çatışmalara, küresel güçlerin restleşmelerine kadar dünya genelinde yükselen tansiyon bize tarihten ders alınmadığını gösteriyor. Geçmişteki büyük dünya savaşları da tıpkı bugünkü gibi bölgesel gerilimlerle, hırsların ve güç gösterilerinin birikmesiyle patlak vermişti. Bugün aynı felakete doğru sürüklenmemek, insan ırkının kendi sonunu hazırlamasını önlemek için barışın sesini daima yükseltmek zorundayız.
Dünyada da, yurt içinde de birbirimizi kırmadan, üzmeden; din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin doğruluk ve dürüstlükten ayrılmadan yaşamalıyız. Ancak barışı korumanın ve bu coğrafyada ayakta kalmanın yegâne şartı caydırıcılıktır. "Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır" anlayışıyla hareket ederken; güçlü bir ülke olmanın temelinin güçlü ve caydırıcı bir orduya dayandığını unutmamalıyız.
Eğer bir ülkenin Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik güçleri güçlü ve caydırıcıysa, o ülkeye yan gözle bakacak her türlü tehdidin önüne en baştan geçilmiş olur. Bu yüzden askerimizi, polisimizi ve tüm güvenlik kuvvetlerimizi yıpratmak yerine; onları her koşulda desteklemeli, değerlerini bilmeli ve milli gücümüzü daima diri tutmalıyız.
Çünkü güçlü bir ordunun varlığı, savaşı çağırmak için değil; barışı ve vatanı korumak için en büyük teminattır.
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi; "Yurtta sulh, cihanda sulh."
İşte tam da bu yüzden; yıkımların, hırsların ve çatışmaların eksik olmadığı bir dünyada, hür yaşamanın ve bağımsızlığımızın teminatı olan Cumhuriyet’imizin kıymetini her zamankinden daha iyi anlamak zorundayız. Bizlere ezilen, işgal edilen ve darmaduman olan bir coğrafyadan küllerinden doğan güçlü bir devlet; aklın, barışın ve milli egemenliğin simgesi olan bir Cumhuriyet armağan eden Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını minnetle anıyorum.
Geçmişin acı tecrübelerinden ders çıkararak geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan Cumhuriyet’imizin 103. yılı kutlu olsun; Cumhuriyet Bayramı’mız kutlu, birliğimiz daim olsun.
Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…
Hoşça kalın.
Saygılarımla
Tolga Yuvalı
Sizden birisi





