Özellikle İstanbul başta olmak üzere ülkemizin farklı şehirlerinde etkili olan kuvvetli yağışların ardından ortaya çıkan görüntüler hepimizin hafızasında yer ediniyor.
Sular altında kalan yollar, göle dönen alt geçitler, su basan evler ve iş yerleri, araçlarında mahsur kalan vatandaşlar...
Her defasında benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Yağış başlıyor, sokaklar suyla doluyor, ekipler seferber oluyor ve hayatın normale dönmesi için yoğun bir mücadele veriliyor.
Peki, bütün bunların sorumlusu yalnızca yağan yağmur mu?
Doğa kendi kurallarıyla hareket ediyor. Asıl mesele, bizim şehirlerimizi bu kurallara ne kadar uygun inşa ettiğimizdir.
Su, doğası gereği yüksekten alçağa doğru akar. Kendisine bir yol bulur. Biz o yolları betonla kapatsak, dere yataklarını daraltsak, toprağın üzerini asfaltla örtsek de suyun bu hareketini değiştiremeyiz.
Günümüzde şehirlerimiz hızla büyüyor. Her geçen gün yeni binalar, yollar, otoparklar ve alışveriş merkezleri inşa ediliyor. Ancak şehirler büyürken yağmur sularının nereye gideceği yeterince hesaplanıyor mu?
İşte üzerinde durmamız gereken en önemli konulardan biri bu.
Yağmur suyu drenaj sistemlerinin yetersiz kaldığı, mazgalların tıkandığı, doğal su yollarının engellendiği bölgelerde kuvvetli yağışlar ciddi su baskınlarına neden olabiliyor. Üstelik iklim değişikliğinin etkisiyle kısa sürede gerçekleşen aşırı yağışlar, mevcut altyapı sistemlerinin kapasitesini de zorlayabiliyor.
Elbette her sel felaketini yalnızca altyapı eksikliğine bağlamak doğru değil. Bazen yağış miktarı, en gelişmiş altyapı sistemlerinin bile kapasitesini aşabiliyor. Ancak bu durum, önceden alınabilecek tedbirlerin önemini ortadan kaldırmıyor.
Burada kimseyi peşinen suçlamadan bazı soruları sormamız gerekiyor.
Şehirlerimizin yağmur suyu altyapısı günümüz koşullarına ne kadar hazır? Dere yatakları ve taşkın riski taşıyan bölgeler yeterince korunuyor mu? Yağmur suyu kanalları ve mazgallar düzenli olarak kontrol ediliyor mu? Yeni yapılaşmalarda suyun doğal akış yolları dikkate alınıyor mu?
Bu soruların cevaplarını sel meydana geldikten sonra değil, henüz ortada herhangi bir tehlike yokken aramalıyız.
Çünkü afet yönetimi yalnızca afet meydana geldikten sonra müdahale etmek değildir. Asıl başarı, afet yaşanmadan önce riskleri azaltabilmektir.
Her sel felaketinin ardından AFAD, itfaiye, belediyeler, ilgili kurumlar ve gönüllü arama kurtarma ekipleri büyük bir özveriyle sahada görev yapıyor. İnsanların tahliye edilmesi, mahsur kalanların kurtarılması, su basan alanların temizlenmesi ve hayatın normale döndürülmesi için yoğun bir mücadele veriliyor.
Ancak bir arama kurtarma gönüllüsü olarak şunu özellikle ifade etmek isterim:
Bir binanın bodrum katına dolan tonlarca suyu saatlerce uğraşarak tahliye etmek elbette önemlidir. Fakat o suyun binaya girmesini önleyecek tedbirlerin zamanında alınması çok daha değerlidir.
Çünkü afetlerde en başarılı operasyon, mümkün olduğunca az insanın kurtarılmaya ihtiyaç duyduğu operasyondur.
Üstelik sorumluluk yalnızca kamu kurumlarına ait değil. Vatandaş olarak bizlerin de yerine getirmesi gereken görevler bulunuyor.
Sokaklara gelişigüzel attığımız çöplerin yağmur suyu mazgallarını tıkayabileceğini unutmamalıyız. Binalarımızın bodrum katlarında su baskını riskini değerlendirmeli, gerekli önlemleri almalı ve meteorolojik uyarıları ciddiye almalıyız.
Özellikle sel sırasında yapılan bazı hatalar, su baskınının kendisinden çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor.
Su birikmiş alt geçitlere araçla girmek, sel sularının içerisinden yürüyerek geçmeye çalışmak veya su basmış kapalı alanlara elektrik tehlikesini dikkate almadan girmek bunlardan yalnızca birkaçı.
Unutmayalım ki sel suyu, dışarıdan göründüğünden çok daha güçlü olabilir. Suyun derinliğini, akıntının hızını ve altında gizlenen tehlikeleri her zaman göremeyiz.
Bazen birkaç saniyelik yanlış bir karar, bir insanın hayatına mal olabilir.
Bu nedenle afet farkındalığı eğitimlerini yalnızca depremle sınırlı tutmamalı; sel, yangın, heyelan ve diğer afet türleri konusunda da toplumun bilinçlenmesini sağlamalıyız.
Çocuklarımıza yalnızca yüzmeyi değil, taşkın sularından neden uzak durmaları gerektiğini de öğretmeliyiz. Sürücülerimize su basmış bir yola girmenin taşıdığı riskleri anlatmalı, ailelerimize acil durum planı hazırlamanın önemini hatırlatmalıyız.
Çünkü hazırlıklı toplum, afetler karşısında daha dirençli toplumdur.
Şimdi bir düşünelim...
Her kuvvetli yağışın ardından benzer görüntüleri izliyoruz. Sular altında kalan evler, kapanan yollar, zarar gören araçlar ve çaresizce yardım bekleyen insanlar...
Sonra ekipler geliyor, sular tahliye ediliyor, yollar temizleniyor ve hayat yeniden normale dönüyor.
Peki ya sonra?
Bir sonraki yağmura kadar her şeyi unutuyor muyuz?
Yoksa yaşadıklarımızdan ders çıkararak eksiklerimizi gidermeye mi çalışıyoruz?
İşte asıl cevaplamamız gereken soru bu.
Sel felaketleri bize yalnızca doğanın gücünü değil, hazırlıksızlığımızın ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini de hatırlatıyor.
Artık afetlerden sonra gösterdiğimiz dayanışmayı, afetlerden önce alınması gereken tedbirlerde de göstermeliyiz.
Çünkü suyun önüne geçemediğimiz her yerde, en azından suyun verebileceği zararı azaltmak bizim elimizdedir.
Ve unutmayalım...
Selin ardından suyu tahliye etmek müdahaledir. Sel gelmeden önlem almak ise gerçek afet bilincidir.
Su, yolunu bir şekilde buluyor.
Peki biz, dersimizi ne zaman alacağız?





