Bakışlarını, yüzlerinde bir anlık duraksamayı, bir cümleyi söylerken seslerinin nerede inceldiğini… Söylediklerinden çok söylemediklerine takılırdım.
Hatırlıyorum; bir akşam bir masada oturuyorduk. Herkes konuşuyordu ama biri vardı, sürekli “iyiyim” deyip çayını karıştıran. O “iyiyim” kelimesi o kadar fazla söylenmişti ki, artık iyilik gibi durmuyordu.
Daha çok kapanan bir kapı sesi gibiydi. O zaman ilk kez şunu düşündüm: İnsanlar en çok, anlatamadıklarını tekrar eder.
Sonra şunu fark ettim; bazı bakışlar konuşmadan da uzun hikâyeler anlatıyor. Bir kelime söyleniyor ama gözler başka yere kaçıyorsa, aslında cümle orada bitmiyor. Sadece şekil değiştiriyor. O an anlamazsınız ama yıllar sonra hatırladığınızda, asıl cümleyi o bakışın kurduğunu görürsünüz.
O yaşlarda bunu anlamaya çalışmazsın zaten; sadece görürsün. Bir şeyin “fazla düzgün” söylenmesi bile şüpheli gelir. Çünkü çocukken bile insanın içinde bir yer, her şeyin tam anlatılmadığını bilir.
Zamanla şunu öğrendim: Konuşulan şeyler değil, yarım bırakılanlar kalıyor akılda. Bir cümle değil, yarıda kesilen bir nefes daha çok yer ediyor insanda.
İnsan bazen konuşmaz.
Konuşamadığı için değil sadece; konuşursa bazı şeylerin geri dönmeyeceğini bildiği için.
Bu yüzden bazı cümleler ağızdan çıkmaz, bedende kalır. Omuzlara çöker, geceleri uykuyu böler, gündüzleri sebepsiz bir yorgunluk gibi dolaşır. Siz onu yorgunluk sanırsınız.
Oysa çoğu zaman yorgunluk değildir; söylenmemiş bir şeyin şekil değiştirmiş hâlidir.
Geçenlerde biriyle konuşurken fark ettim; bir konudan sürekli kaçıyordu. Konu ne zaman yaklaşsa, hemen başka bir şeye geçiyor, gülüyor, sonra susuyordu. O susuşun içinde bir doluluk vardı. Boşluk değil. Tam tersi, fazlalık.
Kişi en çok kendine karşı susar.
Başkalarına söyleyemedikleri zaten kalabalıktır; asıl mesele, kendine itiraf edemedikleridir. Çünkü içeride kabul edilmeyen hiçbir şey dışarıda da dile gelemez. Dil önce içeride kurulur, sonra dışarı taşar.
Bu yüzden bazı ilişkiler bir anda bitmez. Bir gün bir bakarsınız, konuşacak hiçbir şey kalmamıştır. Ama aslında çok şey birikmiştir. Sadece konuşulmamıştır.
Konuşulmayan şey de yok olmaz; sadece geri çekilir.
Geri çekildikçe büyür.
Bir süre sonra bir bakışta ortaya çıkar. Bir mesajın gecikmesinde. Bir cümlenin yarım bırakılmasında. O an anlarsınız; mesele o an değildir. O ana kadar taşınanların toplamıdır.
Kişi bazen bir cümleyi kurmadığı için değil, o cümleyi kurmadığı yıllar için yorulur.
Mevlânâ’nın bir sözü vardır: “Dilin sustuğu yerde gönül konuşur.”
Bunu çoğu zaman romantik bir teselli gibi okuruz. Oysa daha sert bir anlamı vardır: Söylenmeyen hiçbir şey kaybolmaz, sadece yer değiştirir. Bir yerden çıkamayan şey, başka bir yere sızar.
Ama bazen gönül de konuşmaz. Sadece birikir.
Ve biriken şey zamanla duygu olmaktan çıkar, ağırlığa dönüşür. Taşınan ama adı konulamayan bir yük gibi.
Belki de en çok burada yoruluruz; neyi taşıdığımızı bilmeden taşımaktan.
Bazen bir hayatı belirleyen şey konuşulanlar değil, hiç konuşulmamış olanlardır.





