Brezilya, yaklaşık 230 milyon nüfusuyla Latin Amerika’nın devi ve bu dev coğrafyada, kıtanın geri kalanının aksine resmi dil Portekizce. İşin ilginç yanı, ülkede aslında aktif olarak konuşulan 232’ye yakın yerel dil var; fakat halkın 190 milyondan fazlası resmi dil olan Portekizceyi benimsemiş durumda. Şimdi sıkı durun: Bugün Brezilya’ya dilini veren Portekiz’in nüfusu sadece 10 milyon! 16. yüzyılın başlarında dünyayı İspanyollarla paylaşan Portekiz, bu topraklara ayak bastı ve 19. yüzyıldaki bağımsızlık dönemine kadar orayı sadece sömürmedi, kültürünü ve dilini de oraya çiviledi.

Dünya tarihine baktığımızda bu durum sadece Portekiz’e özgü bir istisna da değil, Batı sömürgeciliğinin standart bir karakteristiğidir. Örneğin yanı başındaki İspanya, fethettiği devasa Aztek ve İnka medeniyetlerinin üzerine kendi dilini öyle bir inşa etti ki, bugün Meksika’dan Arjantin’e kadar koca bir kıta İspanyolca konuşuyor. Ya da İngiltere’yi düşünün; kendi ana karasından katbekat büyük olan 1,5 milyarlık Hindistan’da, Pakistan’da veya Afrika’nın en kalabalık ülkesi Nijerya’da bugün İngilizce resmi veya ortak dil olarak kullanılıyor. Keza Fransa, Cezayir’den Senegal’e kadar uzanan topraklarda yerel kimlikleri kazıyarak milyonlarca insanı Fransızca konuşturmayı başardı.

Peki, bu küresel tabloyu önümüze koyduğumuzda aklımıza hangi soru geliyor? Muhtemelen sizin de zihninizi kurcalayan o meşhur kıyas: Osmanlı İmparatorluğu.

Bizim ecdadımız üç kıtada, tam 600 yıl boyunca hüküm sürdü. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’dan Kafkaslar’a kadar uzanan devasa bir coğrafyadan bahsediyoruz. Ancak bugün dönüp dünyaya baktığımızda, Osmanlı hegemonyasında asırlarca kalmış topraklarda ne Osmanlıca konuşuluyor ne de Türkçe resmi dil olarak kabul ediliyor. Hatta bırakın dili benimsemeyi, o topraklarda geçmişe dair ciddi bir öfke ve düşmanlık besleyen yapıların sayısı azımsanmayacak kadar çok.

İşte tam bu noktada, tarihin o büyük yol ayrımına geliyoruz: Acaba ecdadımız stratejik bir hata mı yaptı, yoksa insanlık dersi mi verdi?

Batı medeniyeti, gittiği yerlerin yeraltı kaynaklarını alırken yer üstündeki insanının da kimliğini, dilini ve dinini asimile etti. Bugün Hindistan'ın İngilizce, Brezilya’nın Portekizce, Cezayir’in Fransızca konuşması bu sömürgeci hafızanın bir ürünüdür. Osmanlı ise gittiği coğrafyalara "istimalet" yani hoşgörü politikasıyla yaklaştı. Kimsenin kilisesine, diline, vicdanına dokunmadı. Vergisini aldığı müddetçe tebaasını kendi kültürünü yaşamakta serbest bıraktı.

Bir tarafta gücünü asimilasyonla sabitleyen ve yüzyıllar sonra bile dinen ya da dilen kendine bağlı toplumlar yaratan Batı; diğer tarafta hükmettiği halkların özgürlüğünü koruyan ama günün sonunda o topraklardan çekildiğinde arkasında kendi dilini bırakmayan bir Doğu imparatorluğu.

Bunu "stratejik bir vizyonsuzluk" olarak nitendirip "Keşke dilimizi zorunlu kılsaydık, bugün etki alanımız daha geniş olurdu" diyenler çıkacaktır. Ancak madalyonun diğer yüzünde, yüzyıllarca adaletle hükmetmenin, geride sömürülmüş köleler değil, kültürünü korumuş özgür halklar bırakmanın onuru var.

İngiltere'nin, İspanya'nın veya Portekiz'in milyonlarca insanda bıraktığı bu kalıcı iz bir başarı hikayesi midir, yoksa bir asimilasyon trajedisi mi?

Osmanlı’nın bugün o topraklarda dilinin konuşulmuyor olması bir zafiyet midir, yoksa imparatorluğun asil ve insani duruşunun bir nişanesi mi?

Ben sadece farklı bir bakış açısı ve farkındalık yaratmak istedim. Karar sizlerin, ama tarih unutturmaz; sadece tercihleri yazar.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…

Hoşça kalın.

Saygılarımla

Tolga Yuvalı

Sizden birisi