Toprak damlı küçük evinde yaşayan Hoca, o gün pazara gitmek için hazırlanmaya başladı. Üzerini giydi, kapının önüne çıktı ve etrafına bakındı.
Ne hanımı görünüyordu ne de sadık yol arkadaşı Karakaçan ortalıktaydı.
Hoca, her zamanki sakinliğiyle seslendi:
— Gülmez Sultan!.. Hatun!..
Evin içinden hiçbir cevap gelmedi.
Biraz daha yüksek sesle:
— Hatunnn!..diye çağırdı.
Yine ses çıkmayınca Hoca başını hafifçe salladı.
— İnsan bazen kendi evinde bile sesini aramak zorunda kalıyor, diye mırıldandı.
Üçüncü kez seslenince kapı yavaşça açıldı. Hoca’nın hanımı ağır adımlarla dışarı çıktı. Yüzünde her zamanki ciddi ifade vardı.
Hoca ona bakıp gülümsedi:
— Sabahtan beri seni çağırıyorum. Yoksa adını mı unuttun da bana yeniden mi öğreteceksin? Nerelerdeydin?
Hanımı:
— Ancak gelebildim Hoca, dedi.
Hoca başını salladı:
— Neyse, geldin ya... Ama benim Karakaçan nerede?
Karakaçan hazırdı ama sırtında heybe yoktu.
Hoca ellerini iki yana açtı:
— Hatun, sen hiçbir işi eksiksiz yapamaz mısın? Bak yine heybeyi unutmuşsun.
Diyerek ahıra yöneldi.
Önce besmele çekti. Semeri dikkatlice yerleştirdi, heybeyi bağladı. Sonra Karakaçan’ın sırtını okşadı:
— Haydi bakalım Karakaçan... Bugün bizi mahcup etme.
Hoca eşeğine bindi ve Akşehir yollarına doğru yola çıktı.
Sokaklardan geçerken insanlar onu selamlıyor, Hoca da her zamanki tebessümüyle karşılık veriyordu. Fakat kimse biraz sonra yaşanacaklara hazırlıklı değildi...
Hoca, Karakaçan’ın üzerinde Akşehir yollarında ilerlerken sabahın güzelliğinin tadını çıkarıyordu. Fakat Akşehir Camii’nin önüne geldikleri sırada Karakaçan’ın huyu birden değişti.
Önce ağırlaştı, sonra sağa sola dönmeye başladı. Ne yanına yaklaşanlara aldırıyor ne de Hoca’nın sözünü dinliyordu.
Oradakiler durumu görünce Hoca’ya seslendiler:
— Hocam, dikkat edin! Bu eşek pek huysuz galiba.
Hoca hemen başını kaldırdı:
— Ona sakın eşek demeyin.
Herkes şaşkınlıkla Hoca’ya baktı.
— Niçin Hoca?
Hoca cevap verdi:
— Alınır sonra...
Bu söz üzerine meydandakiler kahkahaya boğuldu.
İçlerinden biri sordu:
— Hoca, böyle sabah sabah nereye gidiyorsun?
— Pazara.
— Pazarda ne yapacaksın?
Hoca, Karakaçan’a şöyle bir baktı:
— Bu huysuzu satacağım.
Bunu duyan birkaç kişi merakla yaklaştı. Kimi dişlerine baktı, kimi yürüyüşüne... Fakat Karakaçan öyle huysuzlandı ki kimse yanına fazla yaklaşamadı.
Adamlar başlarını sallayarak:
— Hocam, bunun huyu çok kötü. Bunu kimse almaz, dediler.
Hoca sakince eşeğinin boynunu okşadı:
— Ben de zaten satmak için getirmedim.
Herkes daha da şaşırdı.
— Öyleyse neden getirdin Hoca?
Hoca etrafındakilere bakıp gülümsedi:
— Ümmet-i Muhammed benim bu huysuzdan neler çektiğimi görsün diye getirdim.
Meydandaki herkes yine gülmeye başladı.
Hoca, Karakaçan’ın ipini çekerek yoluna devam etti.
Bir süre sonra pazara doğru ilerlerken Karakaçan birden hızlandı. Hoca ne kadar sakinleştirmeye çalışsa da eşek bildiğini okuyordu.
Yoldakiler seslendi:
— Hocam, bu acele ne?
Hoca, çaresizce:
— Eşeğin çok önemli bir işi çıktı da onun peşinden gidiyoruz, dedi.
Tam o sırada Karakaçan bir sıçradı.
Hoca bir anda kendini yerde buldu.
Çevredeki insanlar:
— Hoca eşekten düştü! diye gülmeye başladılar.
Hoca hiç kızmadı. Üzerindeki tozu silkeledi, ayağa kalktı ve etrafına baktı.
— Ne var bunda? dedi. Düşmesem de zaten inecektim.
Yine herkes Hoca’nın bu sözüne güldü.
Akşam yaklaşırken Hoca yorgun argın evinin yolunu tuttu. Gün boyunca yaşadıkları onu yormuştu ama yüzündeki tebessüm hâlâ yerindeydi.
Eve geldiğinde hanımı onu her zamanki ciddi yüz ifadesiyle karşıladı.
Hoca ona bakıp:
— Hatun, bu suratın ne zaman gülecek? Yüzünden düşen bin parça oluyor. dedi.
Hanımı hemen bir cevap buldu:
— Bugün komşumuzun cenazesine gittim. Cenaze evinden gelen insan güler mi?
Hoca hafifçe gülümsedi:
— Haydi haydi... Ben senin düğün evinden geldiğin günleri de bilirim.
Sonra Karakaçan’ın ipini hanımına uzattı:
— Al bunu ahıra götür. Yemini de vermeyi unutma.
Hanımı:
— Sen ver.
Hoca:
— Hayır, sen ver.
Böylece küçük bir tartışma başladı.
İkisi de geri adım atmadı.
Sonunda bir bahse girdiler:
İlk konuşan, Karakaçan’ın yemini verecekti.
Hoca sustu.
Hanımı da inatla evden çıkıp komşuya gitti.
Fakat o sırada evde kimsenin beklemediği bir olay yaşandı...Hoca evde sessizce otururken kapı aralandı. İçeri, etrafı dikkatle süzen bir hırsız girdi.Önce sağa sola baktı. Evde kimsenin olmadığını düşünerek sessizce eşyaları toplamaya başladı.
Hoca olan bitenin farkındaydı.
Hırsızı görüyordu.
Eşyaların birer birer götürülüşünü de izliyordu.
Ama tek kelime etmiyordu.
Çünkü bahsi kaybetmek istemiyordu.
Hırsız evde ne varsa aldı, taşıyabildiği kadar eşyayı götürdü ve sonunda sessizce çıkıp gitti.
Bir süre sonra Hoca’nın hanımı eve döndü.
Kapıdan içeri girer girmez bir tuhaflık olduğunu anladı.
Evin hâli değişmişti.
Eşyaların yerinde yeller esiyordu.
Şaşkınlıkla bağırdı:
— Hoca! Eve hırsız girmiş! Her şeyi alıp götürmüş. Sen görmedin mi? Neden ses çıkarmadın?
Hoca, hiç telaşlanmadan hanımına baktı.
Sonra sakin bir şekilde:
— Hanım, önce aşağı in de Karakaçan’ın yemini ver.dedi.
Hanımı şaşkınlıkla:
— Hoca, ev boşalmış, eşyalar gitmiş... Sen hâlâ Karakaçan’ın yeminden mi bahsediyorsun?
Hoca gülümsedi:
— Bahsi kaybetmek de kolay değil hanım...
Bunu duyan hanımı ne diyeceğini bilemedi.
Çünkü karşısındaki yine bildiği Nasreddin Hoca’ydı.
O, bazen bir sözüyle düşündürür, bazen bir hareketiyle güldürür, ama her zaman insana farklı bir pencere açardı.
…
Yıllar Sonra...
Yıl 2026...
Akşehir’in sokaklarında yürürken, bu topraklarda iz bırakmış büyük değerleri düşünüyordum.
Çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz, her fıkrasında ayrı bir ders bulduğumuz Nasreddin Hoca’nın adı hâlâ şehrimizin her köşesinde yaşıyordu.
Bir gün Nasreddin Hoca Türbesi’ni ziyaret ettim. Sessizce dua ettim, geçmişin o sıcak hatıralarını düşündüm.
Ziyaretimi tamamlayıp ayrılacağım sırada gökyüzü birden kapandı.
Derken yağmur başladı.
Islanmamak için adımlarımı hızlandırdım.
Tam o sırada, Akşehir’in eski taş sokaklarında sanki tanıdık bir ses yankılandı:
— Aman Sami torunum! Allah’ın rahmetinden kaçılır mı?
Bir an durdum.
Gülümsedim.
— Kaçmıyorum Hocam, dedim. Sadece yere düşen rahmeti çiğnememek için hızlı yürüyorum.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sanki Hoca yine o tatlı tebessümüyle cevap verdi:
— Aferin torunum... İnsan bazen yağmurdan değil, düşünmeden attığı adımdan sakınmalı.
Sonra o bildik, sıcak kahkahası duyuldu.
Akşehir’in sokaklarında bir kez daha yankılandı. O an anladım ki Nasreddin Hoca sadece geçmişte kalmış bir isim değildi. Onun sözleri hâlâ bizimleydi. Çünkü bazı insanlar yaşarken değil, bıraktıkları güzel izlerle sonsuza kadar yaşardı.Ve Akşehir’in havasında hâlâ aynı ses dolaşır: "Gülümseyin... Çünkü bazen bir tebessüm, en güzel cevaptır." Nasreddin Hoca’nın kahkahası da tıpkı Akşehir’in rüzgârı gibi, yüzyıllar geçse de yaşamaya devam edecekti.





