Biz de görürdük. Mahalle küçük yer. Kim ne yapar, pek gizli kalmaz.

Annesi mutfaktan:
“Nilgün!” dedi. “Nilgün!”

Nilgün annesini mi duyar? Nilgün’ün gözü, karşı yoldan geçecek Mahmut’u arıyordu. Kitabını masanın üzerine koydu. Mahmut’un karşı kaldırımdan bu saatte geçmesi gerekiyordu. Her zaman geçtiği saatti bu saat. Saat on olunca geçer, bazen de elini kaldırırdı. Nilgün’ün kalbi onu görünce bir fazla atardı.

O gün yine balkondaydı. Elinde kitap vardı ama sayfayı çevirmiyordu. Birini bekler gibi bakıyordu. Az sonra sokağın başında Mahmut göründü. Üstü başı pek derli toplu değildi ama yürüyüşünde bir çekinme yoktu.

Nilgün kitabı kapattı, ayağa kalktı, koşar adım aşağıya indi.

Annesinin sesi yankılandı “Nilgün!!” diye, fakat Nilgün çoktan kapının önüne inmişti. Annesi bir kez daha “Nilgün!” demişti fakat kapının kapatıldığını duymuştu.

Nilgün ve Mahmut kahvenin önünde buluşarak bir şey demeden yan yana yürüdüler.

Ben kahvenin önündeydim. Selam verdiler, geçtiler. Oğlanı tanırdım. Fakir bir ailenin çocuğuydu. Kasabada pek çok işe girip çıkmıştı. Saygılı ve toplumda sevilen birisiydi. Liseyi bitirmişti. Büyük gördü mü selam verir, hâl hatır sorardı. Mahallede kimseye kötülüğü dokunmamıştı.

Bir süre sonra Nilgün ile Mahmut hakkında konuşmalar başladı. Önce fısıltıyla, sonra açıktan. Nilgün’ün annesi bu işe razı değildi. “Kızımı o çocuğa vermem,” diyordu. Babası da bu evliliğe razı olmuyordu. Fakir bir çocuğa kızımı verip de onu el kapılarında fakirlik çektiremem. Ben kızımı büyük emeklerle, özenle büyüttüm; yokluk içinde ezilmesini, sıkıntı çekmesini istemem. Diye düşünüyordu. Kızının o kişiyle mutlu olabileceğini, çalışkan ve sorumluluk sahibi bir genç olduğunu ve gelecek için çaba sarf ettiğini, ayrıca kızına çok değer verdiğini de düşünmesi gerekiyordu; ama işte aması vardı….

Nilgün’ün sokağa çıkışı azaldı. Annesi balkonda dahi oturmasına izin vermedi. Mahmut, Nilgün’ü sokak başında, geçtiği yollarda çok bekledi. Gelecek, görüşeceğiz, konuşacağız diye. Bazen on beş dakika, bazen yarım saat, bazen daha da fazla.

Derken bir gün başka bir haber çıktı.

“Duydun mu?” dedi Mahmut’un arkadaşlarından Necip.
“Duydum,” dedim.
“Oğlanı tanıyor musun?”
“Tanımam,” dedim. “Sanırım zengin bir ailenin çocuğu imiş, işi gücü yerindeymiş. Yazık oldu Mahmut’a,” dedim.

Düğün yapıldı. Sokak kalabalık oldu. Işıklar asıldı, çalgı cengi oldu. Nilgün gelinlikle çıktı. Yüzünde ne sevinç vardı ne de açık bir üzüntü. Başını eğmişti. Oğlan ortalarda görünmedi.

Sonra gördüm. Dut ağacının altında duruyordu. Kalabalığa karışmamıştı. Uzaktan bakıyordu. Yanına gittim. Bir şey söylemedim. O da söylemedi. Bir süre sonra cebinden sigarasını çıkardı, yaktı.

“Geçer,” dedi. Ne kadar sürer, nasıl geçer, onu söylemedi.

Zaman geçti. Sokak yine eski hâline döndü. Herkes kendi işine baktı. Nilgün arada bir gelirdi, annesine uğrar, sonra giderdi. Yanında kocası olurdu çoğu zaman. Adam ağırbaşlı birine benziyordu. Nilgün ise sessizdi. Eskisi gibi gülmezdi.

Aylar sonra bir gün Nilgün’ü yalnız gördüm. Kapının önündeydi yine. Elinde kitap vardı ama okumuyordu.

Selam verdi. Biraz durdu.

“Döndüm,” dedi.

Ne demek istediğini anladım; sormama gerek kalmadı. Zaten mahalle çok geçmeden her şeyi öğrenmişti. Boşanmıştı. Kimine göre yazık olmuştu, kimine göre olması gereken buydu. Fısıltılar kapı aralıklarından sızıyor, her kafadan bir ses çıkıyordu; herkes kendi doğrusu kadar konuşuyordu. O anda annesinin ve babasının içinden neler geçiyordu acaba? Üzüntü mü, yeis mi, yoksa adını koyamadıkları ağır bir kırgınlık mı? Belki de hepsinin birbirine karıştığı bir sessizlik çökmüştü üzerlerine.

Neydi hayat? İnsan ne için çabalıyordu bunca zaman? Para, pul… mutluluk neydi gerçekten? Bir insan ömründe para da olmazsa olmazdı belki; hayatı kolaylaştırır, yaraları biraz daha az acıtırdı. Ama ya mutluluk… Az ile mutlu olunamaz mıydı? Yoksa insanın içindeki eksiklikler, en çok kalabalıkların ortasında mı büyürdü? Kim bilir, belki de mesele ne kadarına sahip olduğumuz değil, sahip olduklarımızla ne kadar huzur bulabildiğimizdi.

Nilgün artık daha çok görünür oldu. Ama eski hâli yoktu. Ne bekler gibi bakıyordu ne de acele ediyordu. Daha sakin, daha içine dönük bir hâli vardı.

Bir akşamüstü dut ağacının altında karşılaştık. Bir süre konuştuk. Söz dönüp dolaşıp hayata geldi.

“İnsan bazen yanlış kapıyı çalıyor,” dedi.

Ardından sustu. Sonra ekledi: “Doğru kapıyı bulunca da vakit geçmiş oluyor.”

Tam o sırada sokağın başında birini gördüm. Mahmut’tu. Yine aynı yürüyüş, aynı hâl. Biraz daha yorgun görünüyordu. Nilgün de gördü. İkisi de durdu. Ne biri yaklaştı ne öteki. Arada kısa bir sokak vardı ama ikisine de uzun geldi.

Oğlan başını hafifçe salladı. Nilgün de karşılık verdi.

Sonra oğlan yürüdü, geçti gitti.

Nilgün olduğu yerde kaldı.

Ben dut ağacının altındaydım. Yere düşmüş bir dut aldım. Elimde evirip çevirdim. Ona uzattım. Aldı.

Birlikte yedik. Tadı ne tatlıydı ne ekşi. Ama insan yine de anlıyor: bazı şeyler geçiyor, bazıları kalıyor.

Sami̇ Dut