Türkiye’nin sınırları aşan yüksek askeri teknoloji birikimi, Pakistan’ın sahip olduğu caydırıcı nükleer güç ve Suudi Arabistan’ın parada sınır tanımayan finansal sermayesi bir araya geldiğinde ortaya kağıt üzerinde muazzam bir güç bloğu çıkıyor.
Peki, bu devasa “Mekke Savunma İttifakı” ilk imtihanını nerede verecek?
Bölgeden gelen haberler ve ittifak yetkililerinin açıklamaları; bu güç birliğinin ilk olarak Suudi Arabistan topraklarını korumak, hava savunma ağlarını tahkim etmek ve Yemen/Husi tehdidine karşı gardını almak üzerine kurgulandığını işaret ediyor. Hatta "güçlerimiz Yemen sınırını geçmeyecek, sadece Suudi egemenliğini savunacak" tonundaki diplomatik şerhler gündemdeki yerini koruyor.
Ancak sormak gerekir:
Tarihin ve mazlum halkların vicdanı, bu ittifakı Suudi çöllerindeki kışlalarla mı? Yoksa Filistin’deki direnişle mi ölçecek?
Gazze ve Filistin yıllardır süregelen İsrail işgali ve son dönemde dozu soykırım boyutuna ulaşan sistematik yok etme politikası; her gün onlarca, bazen yüzlerce masumun hayatını elinden alırken, nesiller boyu bir halkın toprağı gasp ediliyor. Coğrafyanın kadim sakinleri yerlerinden edilirken; çocukların, kadınların ve sivillerin haykırışları küresel sistemin sağır duvarlarında yankılanıp kayboluyor.
Eğer mesele bir bölge savunması veya statüko muhafazasıysa, Orta Doğu’da korumasız kalan ve varlığı haritadan silinmeye çalışılan tek bir yer var: FİLİSTİN...
Türkiye’nin Yerli İHA/SİHA ve Mühimmat Gücü:
Batı ambargolarını kıran, sahada dengeleri değiştiren hava savunma ve nokta atışı sistemleri...
Pakistan’ın Nükleer Başlıkları ve İnsan Kaynağı:
Batı'nın stratejik küstahlığına karşı durabilecek yegane nükleer caydırıcılık kartı...
Suudi Arabistan’ın Trilyon Dolarlık Finans Gücü:
Diplomatik yaptırımları, ambargoları ve küresel lojistiği fonlayabilecek sermaye altyapısı...
Tüm bu bileşenler bir araya geldiğinde ortaya çıkan güç, sadece Kızıldeniz’de devriye gezmek ya da izole kabile çatışmalarını engellemek için fazlasıyla büyük...
Sınır savaşlarından tarihi sorumluluğa geleneksel savunma anlaşmalarının arkasına saklanarak, "bizim görev alanımız sadece Suudi Arabistan sınırlarını korumaktır" demek, siyasi realizm açısından bir dereceye kadar anlaşılabilir. Fakat Mekke adını taşıyan, kutsal toprakların ruhuyla meşrulaştırılan bir paktın, Mescid-i Aksa ve Gazze enkaz altındayken kulaklarını Filistin'e tıkaması kabul edilemez.
Filistin halkı, kağıt üstünde imzalanan "kolektif güvenlik" maddelerinden ziyade, bu devasa gücün İsrail'in pervasız genişlemesine karşı nerede duracağını merak ediyor. Eğer bu üçlü ittifak, bölgenin asıl çıban başı olan İsrail soykırımı ve gaspı karşısında caydırıcı bir siyasi ve askeri irade koyamayacaksa; teknoloji, nükleer güç ve sınırsız para sadece gösterişli bilanço kalemlerinden ibaret kalacaktır.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan; kurdukları bu Mekke Paktı ile bölgesel mimariyi yeniden şekillendirme iddiasındadır. Lakin bu iddia, testini Yemen sınırındaki nöbet kulübelerinde değil; Gazze’nin yıkıntıları arasında, Doğu Kudüs’ün sokaklarında ve Filistinlilerin ellerinden alınan zeytin bahçelerinde vermelidir.
Mekke İttifakı’nın samimiyeti, ilk gerçek sınavını Filistin gerçeğinde vermek zorundadır.
Aksi takdirde, oluşturulan muazzam askeri ve finansal güç, tarihin sayfalarında "büyük imkanların harcandığı pasif bir diplomatik hamle" ve daha da vahimi, ''ABD'nin talimatıyla kurulmuş bir ittifak'' iddiasının gölgesinde kalmaktan öteye geçemez.





