Çoğu zaman bunun adı konmuyor bile. Sadece devam ediliyor. Sabah başlıyor, gün ilerliyor, akşam geliyor. Arada konuşmalar, işler, küçük planlar, kısa molalar oluyor. Her şey yerli yerinde gibi görünüyor.
Ama bütün bu akışın içinde ince bir boşluk kalıyor. Adı tam konamayan, net bir yere yerleşmeyen bir boşluk. Belki de en çok burada yorulunuyor.
Çünkü gün akarken kendine dönmek çoğu zaman ertelenen bir şeye dönüşüyor. Ne hissedildiğini sormak, biraz durmak, olanı olduğu gibi görmek… bunlar günün içinde kendine kolay yer bulamıyor.
Bir süre sonra bu fark edilmeden bir alışkanlığa dönüşüyor: içeride olanı duymadan devam etme hâli.
Ve zaman geçtikçe günler birbirine benzese bile içeride bir şey eksik kalıyor gibi hissediliyor.
Her şey yapılmış oluyor ama bir şey tamamlanmamış gibi. Bu eksiklik bir anda ortaya çıkmıyor. Küçük küçük birikiyor. Bir his geçiştiriliyor. Bir düşünce erteleniyor. Bir iç sıkıntısı “sonra bakarım”a bırakılıyor. Sonra bir gün, sebepsiz bir yorgunluk olarak geri geliyor. Belki de mesele büyük bir şey değil.
Sadece günün içinde kendine ayrılan yerin yavaş yavaş azalması.
Ve en sonunda geriye şu kalıyor: her şey devam ederken, içeride bir yer biraz geride kalmış oluyor.
“İçindeki sessizliği duyamayan, dünyanın gürültüsünde kaybolur.” — Mevlânâ





