Belki de en zor soru şu:

Ben bu hikâyenin neresindeyim?

Çocukken hayatımızın neye benzeyeceğini başkaları anlatıyor bize. Büyüdükçe hangi okula gideceğimiz, ne iş yapacağımız, nasıl davranacağımız, nasıl görünmemiz gerektiği konusunda fikirler çoğalıyor. Herkes bizim için iyi bir hayatın tarifini biliyor. Ama insanın kendi tarifini yapmasına sıra geldiğinde herkes susuyor.

Çünkü kendi hayatının kararını vermek, çoğu zaman başkalarının beklentilerinden vazgeçmeyi gerektiriyor. Bu da sandığımız kadar kolay değil.

Bazen sırf üzülmesinler diye istemediğimiz bir yerde kalıyoruz. Bazen sırf ayıp olmasın diye susuyoruz. Bazen herkesin doğru kabul ettiği bir yolda yürümeye devam ediyoruz; içimizden bir ses başka bir yere gitmek isterken.

Sonra yıllar geçiyor. İnsan bir gün dönüp kendi hayatına baktığında, bazı kararların gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorguluyor. Belki de büyümek, her şeyi bilmek değil. İlk defa “Ben ne istiyorum?” sorusuna başkalarının cevabını beklemeden cevap verebilmek.

Çünkü hayatımızda bizi seven, bizim için endişelenen, bizim adımıza karar vermek isteyen insanlar olacak. Söyledikleri bazen doğru da olabilir. Fakat bizim yerimize yaşayamazlar.

Bizim yerimize sabahları uyanamazlar. Bizim yerimize pişman olamazlar. Bizim yerimize bir seçim yaptıktan sonra onun sonuçlarıyla baş başa kalamazlar.

Bu yüzden insan, kendi hikâyesinde başrol olmak zorunda belki de. Her zaman doğru kararları vermek anlamında değil; yanlış yaptığında bile o kararın kendisine ait olduğunu bilmek anlamında. Çünkü bazen kendi hayatımızın dışında durup, herkesin bizden beklediği kişiye dönüşüyoruz.

İyi evlat.

Başarılı öğrenci.

Sorunsuz arkadaş.

Güçlü kadın.

Hep anlayışlı insan.

Peki bütün bu sıfatların arasında “ben” nerede kalıyor?

Belki de kendimize en son sorduğumuz soru bu. Ne istediğimizi, neyi sevdiğimizi, nerede olmak istediğimizi değil yalnızca; kim olmak istemediğimizi de bilmek gerekiyor. Çünkü bazı yollar yanlış oldukları için değil, bize ait olmadıkları için yoruyor insanı. Ve bazen hayatı değiştirmek büyük bir kararla başlamıyor. Bazen yalnızca kendi içimizden gelen bir cümleyi ilk defa ciddiye almakla başlıyor: “Ben böyle yaşamak istemiyorum.”

Belki o cümleden sonra her şey bir anda düzelmeyecek. Belki bazı insanlar bizi anlamayacak, bazı kapılar kapanacak, bazı seçimlerimizden şüphe edeceğiz.

Ama en azından kendi hayatımızın kenarında oturup başkalarının yazdığı senaryoyu izlemeyi bırakacağız. Çünkü insanın kendi hikâyesini yazması, her şeyi kontrol edebilmesi demek değil.

Bazen yalnızca bir cümleyi değiştirebilmektir. Bazen bir yere “hayır” diyebilmektir. Bazen gitmek, bazen kalmak, bazen de herkesin beklentisine rağmen kendine dönmektir.

Belki hayatımız boyunca bütün soruların cevabını bulamayacağız. Belki bazı sayfalar istediğimiz gibi yazılmayacak. Bazı insanlar hikâyemizden çıkacak, bazıları hiç beklemediğimiz bir yerde karşımıza çıkacak.

Ama bütün bunların arasında kendimize ait bir cümlemiz olmalı. Çünkü hayat, başkalarının bizim için yazdığı bir metin olmak zorunda değil.

İnsan, kendi hikâyesinin neresinde olduğunu fark ettiği gün, belki de ilk defa kendi hayatına gerçekten dokunmaya başlıyor.