Peki ya geride kalanlar?

Birçok velinin şu günlerde kara kara düşündüğünü biliyorum: "Okul bitti, bu çocuk bütün yaz evde ne yapacak, can sıkıntısını nasıl gidereceğiz?"

Geçtiğimiz haftalarda bu köşede kaleme aldığım "Tornavida Tutamayan Nesiller" başlıklı yazıma çok kıymetli bir okuyucumdan samimi bir yorum ve ardından bir rica geldi.

Aynen paylaşıyorum. "Merhaba Tolga Bey nasılsınız? Tanışmıyoruz ama ben de Akşehirliyim. Yazılarınızı takip etmeye çalışıyorum. Özellikle diploma ve Tornavida başlıklı yazınızı çok ehemmiyetli bulduğumdan bir okur olarak dönüt vereyim istedim. Tespitleriniz çok yerinde. Hatta bu tespite bireysel ve somut çözüm önerileri de sunan bir yazı da kaleme alırsanız memnun olurum. Bir başka deyişle ebeveyn olarak çocukları özellikle yaz döneminde ya da normal zamanda nasıl yönlendirileceği ile ilgili” (Yunus ÜZÜM/Konya)

Bu ricayı kırmak mümkün değil elbette. Ben de bu yazıyı fildişi kulelerden değil, çocukluk yıllarımda tatillerde ve hafta sonları Akşehir’im birçok faklı yerinde çalışmış bir kardeşiniz olarak, kendi hikâyemle harmanlayarak yazmak istedim. Umarım hem velilerimize bir cesaret olur hem de gençlerimizin ufkunu açar.

Ben ilkokul, ortaokul ve lise öğrenimimi Akşehir’de tamamladım. Aslına bakarsanız ailemin maddi olarak beni çalıştırmaya hiç ihtiyacı yoktu. Ama içimde durduramadığım bir üretme ve kendi ayaklarımın üzerinde durma arzusu vardı. İlk kez babama gidip "Ben çalışmak istiyorum" dediğimde, haklı bir baba refleksiyle kızmıştı: Hiç unutmuyorum, "Oğlum ihtiyacın mı var? Ne işin var elin kapısında, otur oturduğun yerde, dersine bak!"demişti.

Ama ben dinlemedim, ısrar ettim. Evimiz Nasreddin Hoca Stadyumu’nun hemen karşısındaydı. Maç günleri evdeki buzdolabından çıkardığım buz gibi suları doldurur, stadyuma koşardım. O zamanlar hazır su şişeleri çok fazla yoktu ve yaygın değildi. Boyuma ve ellerime uygun, beyaz küçük bir su bidonum vardı. Orada başka çocukların stadyum tuvaletinden su doldurup sattığını görünce, ben hiç üşenmez, her seferinde eve kadar koşar, tertemiz ve buz gibi su getirirdim. Haliyle herkes benim suyumu tercih ederdi. Ticaretin ilk kuralını, "kalite ve dürüstlük farkını" daha o yaşta, o stadyum merdivenlerinde öğrendim.

Sonra eski Perşembe Pazarı’nın (şimdiki Gülmece Parkı’nın olduğu yer) tozunu yuttum, orada su sattım. Okul harçlığımı o yaştan itibaren kendim çıkardım. Rahmetli Dayımın Yoğurt Pazarı’ndaki bakkal dükkânında yaz tatillerinde çalışırken, Kız Meslek Lisesi karşısındaki Belediye Parkı önünde de bazı zamanlar, çekirdek satarak devam etti yolculuğum. İlkokul dörde ya da beşe giderken bir yaz tatilini bir akrabamızın yanında ayakkabı tamiri, boyama ve dikim işini öğrenerek geçirdim.

Ortaokula geçtiğimde, şimdiki Cadde Cafe’nin yerindeki dönemin en lüks mekanlarından, ismini meşhur bir sigara markasından alan Cafe GİTANES (JİTAN) (sonraki adıyla NEHAL Pasta Salonu) komi olarak işe başladım. Tam altı yıl... Dile kolay, lise sona kadar aynı yerde bulaşık da yıkadım, garsonluk da yaptım, düğünlerde pasta da dağıttım. Hatta Harp okulunda okuduğum yıllarda da yaz tatillerinde beni çağırdıklarında yardıma gitmeye devam ettim.

Aslında Mesele Sadece İş Değil, Güven ve Sorumluluk bilinci. Bu konuda da küçük bir anımı anlatmak istiyorum;

Lise yıllarında Cafe GİTANES (JİTAN) değişime gitmiş, dört ortak yollarını ayırınca yönetim, Akşehirlilerin çok iyi bildiği kıymetli Ferudun Uz abime geçmişti. Ferudun Abi müzisyenlikle de uğraştığı için işleri çok yoğundu, mekana her zaman gelemezdi. İşte o genç yaşımda, dükkanda benden yaşça çok büyük çalışanlar olmasına rağmen, kafenin bütün alma-verme, kasa ve para işlerini bana emanet etmişti. Çalışanların yevmiyelerini öder, tüm harcamaları düşer, hesabı tutardım. Ferudun Abi geldiğinde yaptığım harcamaları, ödediğim paraları anlatırdım; bana o kadar güvenir ve inanırdı ki sorgusuz sualsiz kalan parayı alır giderdi.

Düşünebiliyor musunuz? Bıyığı yeni terleyen bir gence koskoca dükkanın kasası, hesabı emanet ediliyordu. İşte zanaatın ve erken yaşta hayata atılmanın insana kazandırdığı en büyük sermaye para değil; bu güvenilirlik ve sorumluluk alma becerisidir.

Burada bir itirafta daha bulunmak istiyorum: Ortaokul yıllarında sınıfta parmak kaldırıp söz almaya çekinen, utangaç, sıkılgan bir çocuktum. Ne zaman ki o pastanede müşterilerle muhatap olmaya, menüyü anlatmaya, insanları dinlemeye başladım; işte o an bende sihirli bir kapı açıldı. Özgüvenim gelişti, kendimi ifade etmeyi öğrendim. Bugün eğer bir topluluğa hitap edebiliyorsam, kelimelerimle insanlara dokunabiliyorsam, bunun temeli o pastanede aldığım siparişlerde, sunduğum ikramlarda saklıdır. Sonra çiçekçide çalıştım; aranjman yapmayı, çiçeklerin dilini öğrendim.

Bugün beni tanıyanlar soruyor: "senin bu ahşap işlerine, zanaata yeteneğin nereden geliyor?" diye. Gökten zembille inmedi dostlar. Babamın evdeki alet çantasını kurcalayarak, çocuk yaşta farklı işlerde parmaklarımı çalıştırarak, hayatın o çıraklık tezgahlarından geçerek gelişti bu el becerisi.

Velilerimizin en büyük korkusunu biliyorum: "Çocuğumu bir yere çırak verirsem kötü alışkanlık edinir, karakteri bozulur."

Asla katılmıyorum. Bu tamamen sizin çocuğunuza evde verdiğiniz temel eğitim ve ahlakla alakalı bir durum bu bence. Ben altı yıldan fazla kafede, pastanede çalıştım. O dönemlerde kapalı alanlarda sigara içmek serbestti, içerisi dumandan göz gözü görmezdi. Ama ben o ortamda bir gün bile sigaraya el sürmedim. Bugün 50 yaşını geçtim, hala ağzıma sigara koymuş değilim. Demek ki çevre değil, karakter şekillendiriyor insanı. Ve o karakter, hayatın zorluklarıyla karşılaşınca çelikleşiyor.

Üstelik çalışmak, derslere de engel değil. Pastanede müşteri olmadığı anlarda bir köşeye çekilir, dersimi çalışırdım.

Bazı hafta sonu kış soğuğunda kahvehaneleri gezip tepsiyle börek satardım. Lise yıllarında hiç unutamadığım bir anımdır; köyden Akşehir’e okumaya gelmiş okuldan bir arkadaşım beni kahvehanede elinde börek tepsisiyle görünce şoke olmuştu. Hiç unutmuyorum aynen şöyle söylemişti. "Yahu sen zengin değilmiydin, niye bu işi yapıyorsun?" diye sormuştu şaşkınlıkla. Yüzüne bakıp gururla şöyle demiştim: "Para sahibi olmak, çalışmaya engel değil. Çalışmak ayıp da değil. Ben kendi paramı kazanmayı seçtim." Ve o soğukta kahve kahve dolaşmaya devam ettim.

Kıymetli anne ve babalar;

Amaç çocuğun para kazanması değil, yetenek ve vizyon kazanmasıdır. Hayatın anlamını, emeğin değerini kavramasıdır. Bırakın güvenilir bir ustanın, bir esnafın yanında gerekirse biraz ezilsinler, yorulsunlar. Alın teri dökmenin, bir insana "Buyurun efendim" demenin nezaketini öğrensinler.

Peki, Bu Yaz Ne Yapabiliriz? İşte birkaç somut öneri sunayım.

Gelin, bu yaz çocuklarımızın hayatına dokunacak, hem bütçenize hem de çocuğunuzun eğilimine uygun şu alternatifleri birlikte değerlendirelim:

Esnafın Yanında Hayat Stajı: İllaki ağır sanayi ya da sanayi siteleri olmak zorunda değil. Çocuğunuzu tehlikeli olmayan, insan ilişkilerinin yoğun olduğu bir eczane, terzi, berber veya çiçekçi gibi güvenilir bir esnafın yanına verin. Hem el becerileri gelişsin hem de insan sarrafı olsunlar.

Merak Duyduğu Bir Spor Dalı: Her çocuk zanaata yatkın olmayabilir. İçinde ukde kalan, merak ettiği bir spor kursuna yazılmasını teşvik edin. Spor, sadece bedeni değil, disiplini ve takım ruhunu da öğretir.

Bakanlık Kampları Harika Bir Fırsat: Maddi durumu elvermeyen aileler için Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın ücretsiz gençlik kampları bulunmaz bir nimet. Anadolu’nun dört bir yanından gelen akranlarıyla tanışıp sosyalleşebilecekleri, harika dostluklar kuracakları bu kampları mutlaka araştırın.

Sınırları Aşmak (Yurt Dışı Gezileri): Eğer bütçeniz elveriyorsa ve vize durumunuz uygunsa, birkaç arkadaş bir araya gelerek yurt dışı turları planlayabilirler. Yeşil pasaportu olmayan gençlerimiz için de dünyada vize istemeyen, ufuk açıcı pek çok ülke var. Unutmayın; çok okuyan değil, çok gezen de bilir. Erken yaşta farklı kültürler görmek vizyonu bambaşka bir yere taşır.

Yakından Başlayan Kültür Turları: Uzağa gitmeye gerek yok; yanı başımızdan başlayarak yurt içi kültür turlarını değerlendirebilirsiniz. Tarihimizi, coğrafyamızı yerinde görerek büyüyen bir nesil, toprağına daha sıkı bağlanır.

Gönüllülük ve Vefa Faaliyetleri: Belki de en önemlisi; çocuğunuza empatiyi ve yardımlaşmayı öğretmektir. Etrafımızda bulunan gazilerimizi, yaşlılarımızı, muhtaç kişileri ziyaret etmelerini sağlayın. İmkanlar ölçüsünde yardımlaşma derneklerinde gönüllü faaliyet yürütsünler. Başkasının derdiyle dertlenmeyi bilmeyen bir nesil, ne kadar başarılı olursa olsun eksik kalır.

Velilere tavsiyem şudur: Çocuklarınızı bir şekilde, hayata içine katın.

Akşehir’imin sokaklarında çocukken edindiğim tüm bu tecrübeler, sonraki meslek hayatımda elde ettiğim başarıların en sağlam temeli oldu. Öyle ki, o yıllarda sokaklarında su ve çekirdek sattığım güzel Akşehir’ime, yıllar sonra İkmal Merkez Komutanı ve Akşehir Garnizon Komutanı olarak tam 6 yıl boyunca gururla hizmet etme imkanı buldum.

O yüzden diyorum ki; "Asla olmaz" demeyin. Çocuklarınızın hayallerini ve hedeflerini her zaman yüksek tutun; en önemlisi de onlara inanın ve güvenin.

Çocuklarınızı el bebek gül bebek büyüterek onlara iyilik yapmıyorsunuz. Onları hayat laboratuvarından mahrum bırakarak geleceğin "tornavida tutamayan, insan ilişkisi kuramayan" yalnız bireyleri haline getiriyorsunuz.

Bu yaz radikal bir karar alın. Çocuğunuzun elinden tutun; tanıdığınız, güvendiğiniz bir esnafın, bir zanaatkarın yanına götürün. "Eti senin kemiği benim" demeseniz bile, "Ustacım, bu yaz hayatı öğrensin" deyin.

İnanın, yıllar sonra size teşekkür edeceklerdir. Tıpkı benim bugün, beni hayatın içine fırlatan o inatçı çocukluğuma ve bana o fırsatı veren Akşehir esnafına minnetle teşekkür ettiğim gibi..

Saygılarımla

Tolga YUVALI

Sizden Birisi