Biraz ilerideki üstünde ince bir toz tabakası oluşmuş sehpanın bir kenarında duran fotoğrafa uzandı. Buruşmuş, fazla güneşin altında kalmaktan rengini kaybetmiş vesikalık bir fotoğraftı. Küçük, buruşmuş bir kağıt parçasının içinden kıvırcık siyah saçlarını omuzlarına salmış, çakmak çakmak parlayan gözleriyle kendisine bakan Behiye’yi gördü, dudakları kendisine deklanşör uzatmanın gerginliği ile biraz aşağıya kıvrılmış, patlayan ışıkla beraber gözbebeklerinin içinde kırmızı noktalar oluşmuştu. Sabahtan beri kaçıncı sigarasını içtiğini bilmiyor sadece içi izmarit dolu küllüğüne baktıkça içine derin bir pişmanlık oturuyordu. Çünkü Behiye, Ragıp’ın sigara içmesini sevmez, her kokuyu aldıkça ‘söndür artık şunu Ragıp leş gibi kokuyorsun’ derdi. Fotoğrafa sigara kokusu sindiğini fark edince derin bir pişmanlık duydu. Behiye’yi sigara dumanının altında bırakmamalıydı. Titreyen, nasırlanmış parmakları fotoğrafın üstünde gezinirken giderek tatlı bir mora çalan ve birden bastıran alacakaranlığa doğru baktı. Eskiden kendisine iyi gelen, kendini huzurlu hissettiği akşam rüzgarları Behiye gittiğinden beri yüzüne tokat gibi çarpıyordu. Aşık olduğu kadın kendinden koparılmış hiç bilmediği bir yere götürülmüştü. Fotoğraf avcunun içinde dururken diğer eliyle biraz ilerisindeki radyoya uzandı. Günlerdir açılmadığı için pencerenin önünde gözeneklerine toz dolmuş metal kasalı radyo cızırdayarak açıldı. Çok sevdiği, her akşam o saatte penceresinin önünde bir sigarası veya kahvesiyle dinlediği Türkü Saati programı geçmiş olmalıydı ki, tok sesli erkek bir spiker radyoda haberleri sunacağını dinleyicilerine söylüyordu. Çok geçmeden başladı. İlk sunduğu haber Ragıp’ın tüylerini diken diken yapmıştı bile. Bir kadının evine giden eski sözlüsü kadının evine zorla girip ona tecavüz ettikten sonra öldürmüştü. Ragıp’ın donuk bakışları radyonun anteninde takılı kaldı. Yüreği daha ilk haberden böyle bir şeyi kaldıracak gibi değildi. Kendisi sevdiği kadından, ilk aşkından, Behiye’sinden ayrıyken, onun omuzlarında dağılan kıvırcık saçlarını okşamaya kıyamazken başka erkeklerin sevdiklerini zannettikleri kadınlara yaptıkları onun kanının donduruyordu. “Vicdansızlar” dedi ne kadar uzun zamandır konuşmadığını anımsayamayarak. Kendi sesi kulağına yabancı gelmiş yalnızlık sesini unutturmuştu, “insan sevdiği kadına bunu yapar mı, insan aşık olduğu kadının tek saçının teline bile nasıl kıyar, nasıl onu neden öldürebilir siz nasıl birer yaratıksınız?” diye söylendi. Ama kendi kendine mi söylendi yoksa bütün gücüyle haykırdı mı o bile farkında değildi.

İçinde kaybettiği ve artık bulmak istediklerinin peşinden gitmek istiyordu Ragıp. Sigara, rutubet ve nem kokan bu evinden çıkıp Behiye’sini bulup ona kavuşmak ve onunla hiç ayrılmamak üzere sonsuza kadar sarılmak istiyordu. Nedenini hala bilmediği bir mektupla gitmişti köyden Behiye. Son satırda ise mutlaka beklemesi gerektiğini, geri döneceğini yazmıştı. Yetim büyümüştü Behiye. Annesi ve babası kendisi çok küçükken tarlada bir yıldırım düşmesi sonucu hayatlarını kaybetmiş, Behiye’ye halası sahip çıkmış ona bakmıştı. Çocukken başlayan masum arkadaşlıkları yaşları ilerledikçe artık yerini aşk diye tarif ettikleri bir duyguya bırakmıştı. Beraber gittikleri okul yolunda ilişkileri kuvvetlenmişti. Bir taraftan adlarının çıkmasından çok korkarlarken diğer yandan ise kendilerini kabul ettirmek, birbirlerini başka kimseye yar etmek istemiyorlardı. Behiye’nin neden bu köyden gittiğine asla akıl erdirememişti Ragıp. Kaç gün, kaç ay belki de kaç yıl olduğunu bile saymayı unutmuştu. Kendi kendine o kadar söylenip Behiye’nin fotoğrafından çekinse de oturduğu yerden doğrulup cebinden çıkardığı ezilmiş paketinden bir tane daha çekip güçbela yanan çakmağıyla onu yaktı ve ciğerlerine güçlü nefesler doldurdu. Tam karşısında duran ahşaptan bozma, ağır ve tozlu bavuluna baktı. Eline geçen birkaç eşyasını içine atacak sabahın ilk saatleriyle beraber yola çıkacaktı. Kafamı toplamalıyım diye düşünerek kendini dışarıya attığında hava artık kararmıştı. Adımları kendisini nereye götürdüğünü bilmeden öylece adımlıyordu. Hareket ettiğinden midir bilinmez her adımında tütün denilen meretin kesif kokusu önce genzini ardından ise boğazını yakıyordu. Kimisi harabe kimisinde ise cılız üç beş ışık yanan evlerin arasından adımlarken yüreğinde bir boşluk oluştu çünkü Behiye’nin halasının evi bu sokaktaydı. O gittiğinden beri neredeyse her gün uğrayıp bir şey değiştirmese de acısını tazelettiği mekanlardan biriydi. Önünde farklı yollar varken niye oraya girdiğini sorguladı. Güzel anılarını hatırlama isteği miydi ya da onunla gezdiği sokakların yeniden ona Behiye’yi vereceği inancı mıydı bilmiyordu. İsteyerek yaptığını zannediyorsanız kesinlikle hayır, ufak da olsa onunla karşılaşmanın, gözlerine bakmanın umudunu taşıyordu içinde. Sigarası küçülürken adımları yavaşladı. Halasını görse yine aynı soruyu alacak, yine aynı cevabı aldıktan sonra yoluna devam edecekti ama kimseyi göremedi. Aşağıya doğru kıvrılarak köyün meydanına giden yolu izledi. Kahvehane açıktı ve köyün erkekleri yine toplanmış okey taşlarının şakırtısıyla meydanı inletiyordu. Bu faydasız işi yapanları eleştirmek istiyor, karşılarına dikilmek istiyordu ama kendi yaptıklarını düşününce -camın önünde sigara içmek, bütün gün boyunca bir vesikalık fotoğrafı izlemek- bundan çabuk vazgeçiyordu. Kendinin adımlarının usulca kahvehaneye kaydığını hissedince kendini kızdı ama buna gerçekten ihtiyacı vardı. Kapısından içeriye süzüldüğünde herkes çok kısa bir süre oyununu bırakıp Ragıp’ı süzdükten sonra oyunlarına devam ettiler ve verdiği selamı ise birkaç mırıltının dışında kimse almadı. Arada geldiğinde oturduğu masası yine boştu. En uçta, en görünmeyen yerdeki masaya oturmayı seviyordu. Cemal’i gördü. Cemal muhtarın oğluydu ve babasından kalan kahvehaneyi çekip çeviriyordu. Elinin üstüne yerleştirdiği tepsinin üstü çay doluydu ve Ragıp’ı görünce yüzü asıldı.

“Selamünaleyküm Cemal…”

“Aleykümselam, hayrola hangi rüzgar attı yine seni?” kadife örtülü masanın üstündeki günün gazetelerini kurcalarken göz teması kurmamaya çalıştı. İçerideki sigara kokusu o kadar yoğundu ki kendi kokusunu bile bastırmıştı.

“Öyle bir uğrayayım dedim, gelemez miyim?” tepsideki çayları unutmuş gibi kuytuda kalan masasının yanına yaklaştı Cemal ve Ragıp’ın kulağına doğru eğildi.

“Gel gelmesine Ragıp Ağa ama önce birikmişleri ödesen çok iyi edersin zira babam görürse benim kadar yumuşak olmaz bilesin” dediğinde birinin duymasından endişe eder gibi etrafına bakındı. Çünkü parasızlık onun en çok çekindiği, utandığı durumlardan biriydi. Bu yaşına kadar ekmek parası kazanmayan erkek mi olur, sen nasıl erkeksin cebinde beş kuruş paran yok sözleriyle büyütülmüştü ve aslında ona söylenenler bu durumu öngörerek konuştukları için haklılardı.

“Ödeyeceğim Cemal gökten inmiyor ya şu meret…”

“Yerden geldiğini de görmedik ki” deyince vereceği siparişi boğazına dizildi. Tam kalkıp gideceği sırada arka masadan fısıltıdan biraz yüksek bir ses duyuldu.

“Cemal…”

“Buyur Fehmi Ağa.”

“Ragıp’a ne istiyorsa ver, hesabını da bana yaz…” deyince Ragıp, sıkıntıyla dudağının içini geveledi. Cemal’de gönülsüz bir yüz ifadesiyle Ragıp’a döndüğünde bakışlarını karşıdaki solgun renkli duvardan indirmeden, “gazoz” diye fısıldadı, “serin bir gazoz ver sen bana.”

“Ulan Ragıp, yine dört ayağının üstüne düştün ama nereye kadar gidecek böyle illaki patlarsın bir yerde” diyerek söylenerek uzaklaştı Cemal, boynundaki terini sildiği nemli havluyu düzelterek. Behiye gittiğinden beri hayata küsmüştü Ragıp. Çalıştığı işindeki dalgınlığından dolayı kovulmuş, bir gecede dışarıdan gelecek birkaç lokmaya muhtaç olmuştu. Hal böyle olunca da arada kafasını dağıtmak için gittiği tek eğlencesi olan kahvehaneye bir hayli borcu birikmişti. Cemal’in babası muhtar Erşan’da merhameti olmayan, bir hayli suratsız herifin tekiydi. Erşan’ın gudubet suratını gözlerinin önüne getirince sanırım borcunu ödeyene dek son gelişi olduğunu anladı. Eli kareli gömleğinin sol cebine uzandı. Eline gelen tomar paranın sıcaklığı ona yetti. Burada borcunu fazlasıyla karışlayacak bir para olsa da o Behiye’sini bulmak için harcayacaktı bu parayı. Ragıp, omuzlarının üstünden arkasına döndüğünde teşekkürünü ufak bir tebessümle yaptı Fehmi Ağa’ya. Cemal’de çok geçmeden elindeki gazozla söylenerek geldikten sonra açıp uzaklaştı. Herkesin masası şen şakrak okey taşlarıyla çalkalanırken onun masası sessiz, tek başına ve bir gazoz bir de birkaç gazeteyle birlikte oturuyordu. Cam şişenin içindeki balonları izledi bir süre. Öyle hoyratça savruluyorlardı. Bir balonun yerine kendisini koyup düşündü Ragıp. Yarın cebindeki son parasıyla yola çıkacak, o kalabalık balonları andıran insan topluluğunun arasında sevdiği kadını arayacaktı. Uzunca bir süre içemedi gazozundan öylece bakakaldı. Borcunu ödeyememesi ona kötü hissettirse de çok daha istediği bir şey vardı: Behiye. Onunla kavuştuktan sonra tekrar her şeyin eskisi gibi olacağına inanıyordu. Şişenin üstündeki Ankara Gazozu yazısını okudu. Küçük yudumlar alırken sanki herkes onu izliyor, onun arkasından konuşup, deli olduğunu fısıldarmış gibi hissediyordu. İçi yersiz bir öfkeyle doldu. Hissettikleriyle dolup önündeki ve etrafındaki masaları dağıtmak istedi ama biliyordu ki Ragıp için, kendi itibarı için hiç iyi olmazdı. Bir haber almış gibi aceleyle yudumladı gazozunu. Midesini şişiren ve onu rahatsız eden gaza bile aldırış etmeden gazetelerden birini koltuğunun altına almasıyla kendini kahvehaneden dışarıya attığında Cemal arkasından yine söylenmeye başlamıştı. Gazete ona yolculukta yanına arkadaşlık edecek tek şeydi. Bir taraftan hızlı adımlarla evine doğru adımlıyor diğer yandan ise Erşan ve oğlu Cemal bir gazete yüzünden peşime düşmez herhalde diye kendi kendine söyleniyordu. Hayatının en zor günlerinden birini yaşıyordu Ragıp.

***

Bilmiyorum bahsettim mi size ama Ragıp’ın ilk denemesi değil bu. Bundan yaklaşık birkaç yıl önce tekrar ulaşmaya çalıştı Behiye’sine ulaştı bir şekilde ulaşmasına ama yine yarım ve yüzüstü bırakıldı Ragıp. Tekrar gittiğinde Behiye tekrar ondan uzaklara belki de çok yakınlara gitmişti ama bir daha göremedi onu ve tabi bu daha çok yaktı yüreğini. Kimle olduğunu, yanında kimlerin olduğunu bilememek içindeki hırsı daha çok kamçıladı. Kendi kendine bunun son olduğunu vurguluyor ama kendi bile inanmak istemiyordu duruma. Behiye… Ondan başkasıyla hayal edemiyordu kendini. Gittiğinde bulamadığı yakın bir kasabaya gidecekti bu sefer. Yolda başına neler geleceğini bilmiyor sadece yola çıkacağını ve en kötü ihtimalle asla geri dönmemeyi hayal ediyordu. Yüreğindeki acıyı dindirmenin tek yolu sanırım buydu. Eve geldiğinde gazozun şişkinliği hala üzerinde duruyordu. Hava kararmış, köyün ıssız sokaklarında köpeklerin uğuldamaları duyulmaya başlamıştı. Radyoyu açmak istedi. Pencerenin önündeki gözenekleri tozlu radyonun tuşunu çevirince boğuk bir sesten sonra cızırtılı bir türkü duyuldu. Kadın mı erkek mi olduğunu anlayamadığı ses Bir Ay Doğar Akşamdan türküsünü söylüyordu. En sevdiği türkü programı değildi ama onun için bu durum pek de önemli değildi şu anda. Elinin hemen altında duran Behiye’nin fotoğrafına bakarken sigarasını yaktı. Dumanlarını ciğerlerine doldurdu ve ahşap bavulunun kapağını açıp eline gelen eşyaları gelişigüzel yerleştirmeye başladı. Eşyaların kırışıp kırışmaması umurunda bile değildi. Yanına ağırlık yapmak istemedi. İki gömlek, iki pantolon birkaç tane da çorap almıştı her erkeğe yetecek kadar şeylerdi bunlar. Bavulunun artık ona göre hazır olduğuna inandığında pencerenin önündeki hasır yastığa sırtını dayadı. Net olmasa da çalan türküyü dinlerken gözlerinden belli belirsiz iki damla yaş akıttı. Saati kontrol etmiyor, etmek de istemiyordu. Gözkapakları bakışlarını perdelediğinde, vücudu artık uykuya direnç göstermediğinde yastığına kıvrıldı çünkü erken kalkacak, kasabaya giden ilk otobüse binecekti. Vücudu yorgunluktan -fiziksel olarak pek bir şey yapmamıştı ama düşünmek onu hiç olmadığı kadar yormuştu- kıvranırken baya bir süre uyku girmedi gözlerine. Pencereden süzülen ay ışığının aydınlattığı toz tanelerini izledi. Biraz esse ona iyi gelip, kafasını dağıtabilirdi işin aksi hava bir türlü esmiyor yaprak kıpırdamıyordu. Gözleri kapandı fakat uykuya dahi ne zaman daldığını hatırlamıyordu.

Bir ses duydu. Belli belirsiz kulağının dibinde uğulduyordu. Duymak için büyük bir çaba sarf etti Ragıp. O kadar boğuk ve o kadar geriden geliyordu ki neredeyse tek bir harf dahi anlayamadı. Bildiği bir dile de benzemiyordu. Gözlerini açmak istiyor açamıyor, yutkunmak istiyor yutkunamıyordu. Birden ellerine ve ayaklarına bir uyuşma geldi. Bir ağırlık bütün gücüyle vücuduna bastırıyordu. Bilinci açık, bedeni uyuyordu. Kendi kendine düşünürken Ragıp küçük bir çocukken bu yatakta baş ucunda annesinin ona anlattığı karabasan ziyaretine gelmiş olmalıydı. O zamandan bu yana büyümesi korkusunu geçirmemiş aksine arttırmıştı. Böyle bir yaratığı hiç tanımadığı için sevinirken uzun yıllar sonra yeniden karşısına çıkmıştı. Acaba köy yerlerinin uydurma masalları mı diye düşünürken nefesinin iyice kesildiğini, kulağındaki boğuk sesin giderek artarak beynini tırmaladığını hissetti. “Ragıp” dediğini duyar gibi oldu birinin, “kalk Ragıp ve Behiye’yi bul o seni bekliyor, artık senin için hazırladı kendini” yutkundu bizimki. Konuşsa yüreğinden geçenleri dökecekti ama ağzına dolan yoğun hava adeta dudaklarını mühürlüyordu. Çok geçmeden ise kalbinin derinlerinde hissettiği bir acıyla yatağından doğrulduğunda ağzı yüzü kurumuş, tam karşısındaki pencereden bir ipliğin telleri gibi gökyüzüne saçılmış kızılın bin bir tonuna bakıyordu, müezzin ise sabah ezanının sonuna yaklaşmıştı. “Nasıl yani” diye fısıldadı kurumuş dudaklarının arasından, “beni bir karabasan mı kaldırdı Behiye’me kavuşmam için?” verdiği sorunun cevabı boşluğa karışmıştı çoktan. Fazla yatakta oyalanmazdı. Vakit kaybetmeden yataktan çıktı. Üstüne her zamanki kıyafetlerini giydikten sonra ahşaptan bozma telleri kırık dolabının içinde bulduğu bir kısmı küflenmiş ekmeği gazete kağıdının üstünde bulduğu buruşmuş ve son derece ılık iki zeytinle karnını -doyurabildiği kadar- doyurdu. Behiye ondan gittiğinden beri on beş kilonun üstünde kilo kaybetmiş artık kemikleri sayılacak vaziyete gelmişti. Normal bir insanın dişinin kavuğuna yetmeyecek küflü bir ekmek ve iki zeytin Ragıp’a fazlasıyla yetiyordu. Nedendir bilinmez radyosunu da sıkıştırdı bavulunun bir kenarına. Biraz da olsa ağırlık yapacaktı ama yüreğinin bir kenarındaki ağırlıktansa bu hiçbir şeydi. Aynanın önünde duran dişleri artık eskiyerek birbirinden ayrılmış tarakla saçlarını taradı ve evinin penceresinden son kez tan yerine baktıktan sonra ne getireceğini bilmediği hayatın sokaklarına attı kendini. Kapıdan çıkar çıkmaz sabahın serini yüzüne tokat gibi çarptı. Titrediğini, ellerinin uyuştuğunu hissetti. Evinin kapısını kilitlerken de bir siluetin karanlığı ve pusu yararak kendisine yaklaştığını gördü. Her ne kadar kalp atışları hızlanarak atmaya başlayıp korksa da belli etmedi. Zaten siluette ondan korkmuş olacak ki kafasını önüne eğip hızlanmaya başladı. Sabahın kasvetli ışıkları siluetin yüzünü aydınlattığında bu gelenin Behiye’nin halası Necmiye olduğunu çok geçmeden anladı Ragıp. Kadında bundan korkarcasına adımlarını hızlandırsa da Ragıp’ın, “hala…” demesiyle hızlı adımları bıçak gibi kesildi ve elindeki bidonuyla kalakaldı.

“Buyur Ragıp.”

“Hayırlı sabahlar hayrola nereye böyle?”

“Elimde bidon var” diyerek kaldırdı boş bidonu Necmiye, “çeşmeye gidiyorum herkes uyurken alıp geleceğim işte.”

“Yardım edeceğim bir şey var…”

“Sağ ol, sağ ol” diyerek hızlıca geçiştirdi Ragıp’ı, “düşünmen yeter Ragıp ama ben hallederim” bu sefer sormayacağını tahmin edip adımlarını hızlandıracakken yine onu ürküten soruyu soracaktı elbette.

“Hala…”

Kendisi hala demesinden pek hazzetmese de Ragıp’ın inatçılığı ile uğraşmak istemiyordu.

“Buyur Ragıp!”

“Behiye… Ondan bir haber var mı, öğrendin mi nereye gitmiş?” kadın dudaklarını gevelerken öfkeyle yaklaştı Ragıp’a. Zümrüt yeşili gözleri çakmak çakmak yanıyor, iri gözlerinin üstündeki kaşları yay gibi geriliyordu.

“Bak Ragıp, bak evladım Behiye artık gitti nereye gitti bende bilmiyorum bunu her gün sorman da bunun cevabını değiştirmez. Dün de aynı, bugünde aynı ve yarın da aynısı olacak senden fazla biz görmek istiyoruz kendisini ama yok ulaşamıyoruz, canımızı çok yakıyor” hızlı hızlı konuşurken bakışları birden elimdeki bavuluma kaydı, “yine mi yollara düşüyorsun yapma etme, kendine gel.”

“Bilmiyorum Necmiye Hala, belki de benden saklıyor olabilirsiniz.”

“Evladım niye böyle bir şey yapalım sen kafayı mı yedin? Düşme kızın peşine elbet gelir o sana” derken kendisinin bile inanmadığı bir ses tonuyla konuşuyordu.

“Her şey yolunda giderken birden hayatından çok sevdiğin o kişi gitse sende böyle konuşur muydun acaba hala?” dedi Ragıp sitemkar bir şekilde.

“Hepimiz aynı durumdayız” diyerek bir adım daha attı ve Ragıp’ın gözbebeklerine baktı, “sen nasıl acılar yaşıyorsan sen neler hissediyorsan bizde aynı durumdayız Ragıp, bırak artık bir şeyleri olayların akışına sakin kal bak daha önce denedin olmadı koca kasabada nerede bulacaksın Behiye’yi.” Ragıp bir süre hiç konuşmadan yaşlı kadının haritaya benzeyen kırışık suratına bakarken içi anlam veremediği bir nefretle doldu. Öyle bir nefret öyle bir nefretti ki inandığı Tanrı’nın gücü olmasa bu ihtiyarı burada boğazlayabilirdi. Çünkü her soruşunda onu deli olmakla alttan alta suçlarken artık Behiye’nin peşini bırakmasını ima ediyordu. Bir kendi elindeki bavula bir de kadının elindeki bidona baktı. Geç kalacağını anımsayınca hiç beklemeden konuşmasını sürdürdü.

“Öyle olsun hala, aşk inandığının uğruna ölümüne peşinden koşmaktır bunu da unutma…”

İhtiyar kadın Ragıp’ın şiirsel sözlerine yalnızca burun kıvırıp köy meydanındaki çeşmeye doğru hızlı adımlarla yürürken diğer yandan ise söylenmeye devam ediyordu. Bizimki elindeki bavuluna dört elle sarılarak otobüsün geleceği durağa doğru yola koyuldu. Ezan bitmiş, tan yerini bir kızıllık almış, hoş esinti az da olsa yerini kabul ettirici bir sıcağa bırakmaya başlamıştı. Ardında boğucu bir toz bulutu bırakarak yaklaşan otobüsle burun buruna vardı durağa. Hatta şoförün kendisini görmesi için önce elini sonra da bavulunu kaldırdı. Soluk soluğa külüstür otobüsün önünde durduğunda yanık benzin kokusu ciğerlerine doldu. Otobüs bir hayli kalabalıktı. Herkes uykulu bakışlarının ardında gizlediği bir heyecanla kasabaya ulaşıp pazarda istediklerini rahatça almanın hevesindeydiler. Ragıp’ta benzer bir heyecanla binip arkadaki tozlu koltuklardan birine oturduğunda sanki daha önce hiç bu yollarda aşk acısıyla sürünmemiş gibi yüreği pır pır atmaya başlamıştı. Kafasını tozlu cama dayadığında gözkapaklarında bastırmaya çalıştığı ağırlık birden bastırmıştı. Direnmenin mantığı yoktu. Herkesin dudağının arasında bir sigara ezdiği duman altı otobüste gazetesini okuyacak dermanı kendinde bulamadı Ragıp. Biraz da olsa uyumak ona iyi gelecekti fakat uyuyup kalmanın korkusuyla da gözlerini kapayamıyordu. Yanındaki iri yapılı, pos bıyıklı adama döndü. Onun ciddi ifadesinden çekinse de otobüste uyumaktan iyi olacağını düşünerek konuşmaya karar verdim.

“Pardon…” otobüsün kara dumanlar çıkartan ve sesi yeri göğü inleten motoruna o kadar yakın oturuyorlardı ki adam Ragıp’ı duymadı. “Pardon, rahatsız ediyorum ama…” diyerek daha yüksek bir ses tonuyla devam etti.

“Buyur kardeş!”

“Rahatsız etmedim inşallah.”

“Söyle derdini sen” deyince yutkundu Ragıp.

“Bana kasabaya gelince haber eder misiniz eğer uyuyor olursam.” Uçlarına sigara külleri yapışmış pos bıyıklarını kaşırken hiç konuşmadan donuk bakışlarla Ragıp’ın yüzüne baktı. Uzun bir süre göz teması kurmaktan oldum olası çok korkardı Ragıp. Tam ümidini kesmiş kafasını ceketine gömüp uyuyacaktı ki yan koltuğundan borazandan hallice bir ses, “tamam, kardeş uyu sen” deyince yüreğine su serpildi. Koydu kafasını her çukurda zangır zangır titreyen cama ve parmaklarının arasında Behiye’nin fotoğrafını tutarken derin uykulara daldı.

Bir hareketlilik hissetti. Normal bir çukura girmiş otobüs çalkantısı değildi bu. Öyle güçlü sallanıyordu ki Ragıp’ın ayakları yerden kesilip kafasının tavana yaklaştığını hissetti. İnsanların feryatları da işin içine karışınca gözlerini açmayı denedi. Önce bir acı, oradan oraya savrulan toz bulutunun ve ince parçaların boğucu dumanı sardı etrafını. Gözlerini açamıyor ama acıyı vücudunun her bölgesinde hissediyor, ellerini ve ayaklarını kesen çelik gibi bir soğuk nokta nokta yayılıp bedenine narkoz etkisi yapıyordu. Ağlama, bağırma ve yakınma sesleri daha çok yükseldi. Otobüsün çalkalanması ve motor sesi durmuş artık sadece kadınların ciyaklamaları boşluğu dolduruyordu. Belki de gözleri açık her şeyi çok net görebiliyor ama şokun ve korkunun etkisi onu bir taştan farksız yapıyordu. Kan tadı doldu ardından ağzına. Tabi birden hissetmedi. Önce bir ılıklık ardından da tarif edemediği bir yoğunluk ağzının içini buruklaştırdı. Bedeninin her yeri anlatamayacağı kadar yoğun bir ağrının içindeydi. Evet, henüz Ragıp gözlerini açmayıp içten içe öldüğünü düşündüğü için göremese de otobüs kaza yapmıştı. Hala uçuşan toz taneleri rastgele geziniyor burnuna, gözlerine doluyordu. Vücudundaki sıcaklık giderek düşüyor ve artık üşüdüğünü, bedeninin kaskatı kesildiğini hissediyordu. Dedesinin zamanında anlattığı o korkutucu ölüm soğuğu bu muydu acaba? Ürktü Ragıp. Son kez dünya gözüyle sevdiğini göremeden göçüp gidecekti bu dünyadan. Halası haklıydı belki de zamana bırakması gerekiyordu her şeyi ama Ragıp külüstür bir otobüsün enkazının yanında ölmeyi bekliyordu. Hem de acılar içinde. Omzunda bir ağırlık hissetti. Direniyor, ne yapsa da gözlerini açamıyordu. Uğultular, mırıldanmalar kolundaki güçle doğru orantılı olarak artıyordu. Kolunda bir dürtüklenme hissetti. Kendisine ısrarla yinelenen bir sesti bu.

“Hemşerim… Alo! Hemşerim.”

Hiç ölüm döşeğinde olan birine yapılan bir hitap gibi durmuyordu ya da sorgu melekleri bu kadar kaba olamazlar diye geçirdi içinden. Gözkapaklarının perdesi bakışlarının önünden çekildiğinde önce kuvvetli bir ışık vurdu gözüne. Ardından ise uyuşmuş bedenini doğrultmaya çalıştığında başında, yan koltuğunda oturan paspal bıyıklı iri adamı gördü. Adamın kaşları çatık, gözlerindeki öfke ise bariz şekilde okunuyordu. Külüstür kaza yapmamış, içindeki insanların inerken çıkardığı uğultuyu rüyasında görmüştü bizimki. Sonradan aklına geldi adamı tembihlediği ve aşırı bir mahcubiyet duydu.

“Şey… Çok sağ olun, Allah sizden razı olsun.”

“Ne uyku varmış sende be birader, yol boyunca da ne sayıklaman bitti ne konuşman kim şu Behiye, diline pelesenk olmuş bu kadar?” Ragıp’ın yanaklarına kan hücum ettiğinde yüzü kıpkırmızı kesildi.

Utancın verdiği kekemelikle “sevdiğim… sevdiğim kadın” diye mırıldandı.

“Allah kavuştursun vallahi derin derin masallara daldırmış seni durumun vahim” koltuğunun üstündeki valizini alıp iri gövdesini sürükleyerek uzaklaştığında bir süre arkasından baktı ve herkesin apar topar otobüsü terk ettiğini görünce kendi ahşap bavulunu alıp tütün, yanık benzin ve ağır şekilde ter kokan otobüsten dışarıya süzüldü. O zaman gördü moteli. Kasabaya inen caddenin sonundaydı. Elini pantolonun cebine atıp çıkardığı bozukluklara baktı. Ya cebindeki son paranın yarısını yol kenarında bekleyen at arabasına verip yürümeyecekti ya da parasını cebinde tutup bu yolun sonunda bir eşek ölüsüne dönüşecek bavuluyla beraber yürüyecekti. Kasabada her şeyin pahalı olduğunu düşününce yürümeye karar verdi. Her adımında elindeki bavulu sırtına ağrı olarak dönse de durup dinlendikten sonra yoluna devam ediyordu. Sokaktan geçen kalabalık sadece Ragıp’a odaklanmış gibi geliyordu ona. Sanki herkes bütün işini bitirmiş, bırakmış da Ragıp’ın ne yaptığıyla ilgileniyormuş gibi geliyordu. Fazla kalabalık yerler çocukluğundan beri onu korkutuyor, hiç olmadığı kadar onu geriyordu. Sonunda motelin bahçesine kendini attığında bulduğu ilk banka oturup üst üste çok fazla kat şeklinde çıkılmış solgun gri renkli binaya baktı. Her camda farklı bir hikayeyi, her perdenin arkasındaki farklı suretleri hayal etti. Hiç de yabancı değildi bu solgun gri renkli cepheye, perdeleri uçuşan pencerelere. Bankta yorgun argın otururken, motelin kapısından esmer, sivri burunlu ve uzun boylu bir adam çıktı. Elindeki buruşmuş sigara paketinden bir tek dal çekmek için büyük mücadele veriyordu. Gözlerini kısarak baktı Ragıp. Gözünün bir yerden ısırdığını düşünüyordu ama nereden? Evet, hatırladı. Mülayim’di, motelin sahibi Mülayim. Kendi kendine Gamsız Mülayim diye bir de lakap takmıştı hatta. Çünkü hayatında gördüğü en umursamaz, en rahat ve en patavatsız adamlardan biriydi Mülayim. Ragıp’la göz göze geldikten sonra hiçbir şey olmamış gibi sigarasını yaktı ve ciğerlerine nefes doldurdu. Tabi ki tanımamıştı. Bizimki çalınır korkusuyla bavulunu da yanında sürükleyerek adamın yanına adımlarken, yaklaşana kadar görmezden geldi hatta kafasını çevirdi. Büyük bir keyifle içiyordu sigarasını.

Ragıp, “Mülayim” diyerek sokulduğunda adam omuzlarının üstünden baktı.

“Buyurun.”

Ağzından çıkan kesif dumanı eliyle dağıttı bizimki.

“Tanımadın mı yahu beni Gamsız Mülayim?”

“Ragıp” dudaklarının arasından bir fısıltı döküldü, “meşhur aşık Ragıp.”

“Dalga geçme be!”

“Bir sonraki gelişim yengenle olacak diyordun görüyorum ki yenge senden önce yerleşmediyse yine tek gelmişsin.” Bu sözlerin üstüne Ragıp başını çaresizce öne eğip sigaranın dumanından istemeyerek de olsa nasiplendi. “Mübalağa ediyorum, mübalağa oda mı tutacaksın?”

“Onu bulacağım…” gömleğinin cebinden buruşmuş vesikalığı çıkartarak Mülayim’e çevirdi. “Gördün mü hiç buralarda Behiye’mi?” Mülayim hiç fotoğrafa bile bakmadan yüzünü buruşturdu.

“Gel hele Ragıp burası kasaba buradan her gün yüzlerce insan geçiyor nereden bileyim önce seni bir yerleştirelim sonra elimden ne geliyorsa yine yardımcı olurum” deyince bir süre daha eli havada kaldı ve çaresizce fotoğrafı eski yerine koydu. Hiç umudu olmasa da Mülayim’in bu sözleri için su serpmişti. Motelin kapısından içeriye girdiğinde küçük bir dejavu yaşadı. Ahşap duvarlar, resepsiyonun arkasında büyük gürültüyle çalışan buzdolabı, hemen arkasında oda numaralarının ve anahtarlarının asıldığı bir pano ve mobilyaların buruk kokusu… Hepsi bilinçaltında karanlık bir yere sahipti. Bu motelin lobisi farklı evrene açılan bir kapıydı onun için. Motelin lobisine girdiği andan itibaren kulaklarına odalardan yankılanan uğultular duyuldu. Dışarıdan pencerelerden hayal ettiği uğultular artık kulaklarına dolmaya başlamıştı. Uçlarına bavul taşımaktan kan gitmeyerek beyazlayan parmaklarını ovalayarak bavulu yere bıraktı ve giderek sessizleşen lobiye göz gezdirdi. O sırada Mülayim bir şeyler mırıldandı ama bunların hiçbirini duymadı Ragıp. Ardından donuk bakışları anahtarların ve oda numaralarının yazılı olduğu ahşap dolaba takıldı birden.

“13 numaralı oda boş mu?”

Mülayim’in gevezeliği bıçak gibi kesildi.

“Hayrola neden sordun?”

“Önceki geldiğimde de orada kalmıştım, iyi ışık alı…”

“Bırak yalanı Ragıp, terzi misin oğlum sen ışıkla ne işin olur?” diyen Mülayim’in sesiyle yanakları kızardı.

“Önceki gelişimde de orada kalmıştım bir uğuru olduğuna inanıyorum işte.”

Dişlerinin arasından fısıldayarak, “Müslüman değil misin oğlum sen?” deyince Ragıp’ın sabrı birden taştı.

“Mülayim, boş mu değil mi işte ya!”

“Tamam ulan tamam al boş” dedikten sonra arkasından aldığı 13 numaralı odanın anahtarını bizim birden hırçınlaşan aşığa uzattı. “Sağ ol” eli cebine uzandığında, “gerek yok çıkışta verirsin” karşılığını alınca hiç ikiletmeden anahtarı kapıp bavulunu sırtlandıktan sonra motelin ikinci katına doğru yol aldı. Loş, havasız ve rutubetli koridorlarda adımladıkça bir şey ruhunu sıkıyor gibiydi. Belki Behiye’sinden uzakta kalmanın belki de otobüste gördüğü kabusun etkisindeydi bilinmez ağlamak istedi. Bakışları buğulandı ve dudakları titredi. Kimi odadan yüksek sesli tüplü televizyon cızırtısı kimi odadan ise derin sohbetin uğultuları kulağına çalınıyordu. Merdivenlerin biraz önce silindiğini işaret eden arapsabununun kokusu dört bir yanı sararak güçte olsa rutubetin kokusunu bastırmıştı. 13 numaralı kapıya ulaştığında anahtarı küflü deliğe sokup çevirdi. Perdeleri sonuna kadar çekilmiş zifiri karanlık odaya girer girmez, kuytu bir duvarın dibine çöküp, elini yüzüne kapattıktan sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Hıçkırarak, küçük bir çocuk gibi ağladı. İçinde bir şeyler sıkışıyor, anlatamadıkları adeta gözyaşlarına dökülüyordu. En son bu odaya girdiğinde hiçbir şey yolunda gitmemiş, eli bomboş dönmüş köyüne. Tekrar aynı şeyin olmasından korktu. Gözyaşları yanaklarını ıslatırken Ragıp, rutubetli kabarmış duvarların arasında çaresizce titriyordu.

***

Ertesi gün kasabanın pazarında görmüştü kıvır kıvır saçları omuzlarına dökülen, çakmak gibi gözleri parlayan, kıvrımlı dudakları şekilli burnunun altında giderek pembeleşen ve konuştukça yanakları kızaran Behiye’yi. Tahmin ettiğinden tepkisiz kaldı. Belki de pazarda olduğu için o kadar çekindi. Emin olmak için tezgahların arkasından yaklaştı ve sanki kokusunu duyar gibi oldu, Behiye’ydi. Kilo almış, yanakları dolgunlaşmıştı. Ama gülüşü, bakışı ve duruşu, zarafeti aynı Behiye’ydi. Gizli gizli izledi onu. Baya sora soruştura sağlam bir alışveriş yapmıştı Behiye. Kasaba pazarından çıktığında çoktan vakit akşama yaklaşmıştı. Ragıp, temkinli adımlarla sapık gibi görünmemek için mesafesini koruyarak peşinden gitmeye devam ediyordu. Tek katlı evlerin çevrelediği sokağa girdiğinde bile izlemeye devam etti. Her adım atışında akşam rüzgarında dalgalanan saçları ise Ragıp’ı adeta büyülüyordu. Behiye sonunda, solgun krem renkli ve tek katlı bir evin avlusundan içeriye süzüldü. Pazarın girişinden aldığı kırmızı güller elini yorsa da tutmaktan bir an olsun vazgeçmedi. Behiye içeriye girip kapıyı kapattıktan sonra evin karşısındaki bir varilin arkasında bekledi bizimki. Ardından hava iyice karardığında cesaretini toplayıp kapıyı çaldı. Çok geçmeden kapı aralandığında Behiye’de Ragıp’ta aynı şoku tekrar yaşadı. “Ragıp… Ne işin var senin burada?”

“Paz… Pazarda gördüm seni” dedi katlandığı onca çabayı gizleyip çiçeği uzatırken, “görmüşken de bir selam vereyim dedim.”

“İyi yapmışsın.”

“Senin için aldım” titreyen elleriyle uzattı çiçeği, “senden güzel değiller ama.” Behiye’nin zeytin siyahı gözleri aşkla yanıyordu.

“Gel içeriye…”

“Efendim” anlamamazlıktan gelmek zorundaydı.

“Diyorum ki içeriye gel Ragıp, bir kahve içeriz.” Heyecandan elindeki kırmızı güller kapının önünü kırmızı renge boyarken hızlı adımlarla süzüldü Behiye’nin evine. O gece hiç çıkmadı Ragıp o evden. Yılların hasretini Behiye’nin kollarında çıkarmıştı. Ona doymuş, onun her zerresini yeniden keşfetmiş başka hiçbir şeyi düşünmemişti. Sabahın ilk ışıkları ikisinin örtüler içindeki bedenine vurduğunda ise Behiye, acilen gitmesi gerektiğini söyledi nedenini anlamaya çalışsa da fazla ısrara gelemeden kapının önünde buldu kendini. Düşürdüğü güllere bastığı için kapının önü artık koyu bir kırmızıya boyanmıştı. Bir yandan çok mutlu diğer yandan kafasındaki sorularla evden uzaklaştı Ragıp. Yerini öğrendim nasılda diyerek motele döndüğünde keyfi hiç olmadığı kadar yerindeydi. Motelin ahşap kokan lobisine girdiğinde bir keyif sigarası yaktı. Lobideki bir berjerde ise kel kafalı, şık giyimli, dudaklarının arasındaki puroyu zevkle ezen bir ihtiyar gazetesini okuyordu. Odasına çıkmak gelmedi içinden. Hemen karşısındaki boş bir berjere kurulup adamın dikkatini çektikten sonra ihtiyar da gazeteden sıkılmış olacak ki Ragıp’a kulak kesildi. Konu yine bir şekilde hayatının merkezi olan Behiye’ye geldi ve saatlerce anlattı. İşin aksi ihtiyarda sıkılmadan, gözbebekleri büyüyerek dinliyordu. Konu bitip kavuşma gerçekleşince odasına çıktı Ragıp. Otelin lobisinde sadece Mülayim ve ihtiyar adamdan başka kimse yoktu. Mülayim, çekingen de olsa adama yaklaşıp, “rahatsız ediyorsam maruz görün size bir şey sorabilir miyim?”

“Tabi ki dinliyorum.”

“Biraz önceki arkadaş size ne anlattı?” adamın pembeleşen dudakları kıvrıldı ve gözleri yeniden büyüdü.

“Vallahi şahane bir aşk yaşamış, Behiye’sine kavuşmuş şimdi ise yeni bir hayat kuracakmış çok zorluklar çekmiş zavallı” omuzlarının üstünden arkasında bakıp Ragıp’ın gittiğinden emin olduktan sonra, “ayıptır söylemesi biraz da borç para istedi vereceğim helali hoş olsun.”

“Efendim bakmayın bu deliye…”

“Ne biçim konuşuyorsunuz müşterileriniz hakkında?”

“Dinleyin lütfen durumlar hiç bildiğiniz gibi değil.”

“Dinliyorum.”

“Bu bizim Ragıp, evet zamanında bir kadını çok sevmiş deliler gibi sevmişler birbirlerini fakat kadın maddi yetersizliklerden ötürü terk etmiş bizimkini ve evlenmiş, çok güzel bir yuva kurmuş. Ardından nasıl ulaşıyorsa Behiye’ye yani sevdiği kadına ulaşmış kapısına dayanınca kadın evli olduğunu, içeriye giremeyeceğini söylese de direnmiş ve girmiş içeri. Zorlamış, geleceksin yuva kuracağız diye kabul etmeyince de karnındaki bebesiyle Behiye’yi ve kocasını oracıkta bıçakla doğramış. Kaç senedir içerideydi. Çıkmış, tabi içerisi de yaramamış kafayı tırlatmış. Hala kendi kurduğu hikayesiyle ve sizin gibi duygusal olarak ele geçirdiği insanlardan aşırdığı paralarla buraya gelir birkaç gün takılır sonra köyüne döner. Sadece bir yarım akıllı Ragıp kaldı işte geriye…” ihtiyar, Mülayim’in anlattıklarını endişeli gözlerle dinledi. İnanmak istemedi. Radyoda sürekli kendi cinayet haberini duyan, kendisine gazoz ısmarlayan babasını bile tanımayan, kendi öldürdüğü kadınının kanını zihninde gül olarak yaşatmaya çalışan bir insanın hikayesiydi bu.